Hayret doğrusu!
25/5/2007 · Kategori: Genc Yaklasim
İnsan hayret duygusunu kaybedince, kaybedecek başka neyi kalır ki?
Bir çocuk gözüyle bakmak hayata. İşte budur asıl maharet. Erdemli bir insan olmak isteyen en başta hayret duygusunu muhafazaya çalışsın. Çünkü hayretini kaybedenin, kaybedecek başka bir şeyi kalmaz.
Peki nedir hayret duygusu? Ve neden bu kadar önemlidir? Bunu anlamak için öncelikle bir çocuk dünyaya hangi gözle bakar, onu anlamak gerekir.
Çocuklar dünyaya bir kâşif gözüyle bakar. Her gördükleri onlar için yenidir ve hayret edilesidir. Gördüğü şeyleri sorgular bu sebeple. Çünkü onun için büyük bir sürprizdir ve şaşırtıcıdır her şey. Güneşin doğuşu, kuşların ötüşü, arabalar, ışık… Her şeyi hayretle izler ve içinde oluşan büyük heyecanla sağa sola atlamaya çalışır çocuk. Çocukların bu halleri zamanla azalır. Büyüdükçe alışırlar hayata. Duyarsızlaşmaya başlar ve hayret duygusunu kaybederler. Buna da ülfet diyoruz.
Kâinata karşı ülfet peyda etmiş bir insan sıkıcıdır çoğunlukla. Kâinatın güzelliklerinden yeterince zevk almaz, bir çok şey onu heyecanlandırmaz hâle gelir. Hayat gittikçe monoton olur ve rutinleşir. Baharlar gelir geçer, ama o bir kır çiçeğinin kokusunu dahi duyamaz, fark edemez. Güneş her sabah büyük bir şenlikle doğar ama hayret duygusunu kaybeden insan her daim karanlıklardadır, başını toprağın derinliklerine gömmüş gibidir.
Peki neden kaybederiz, hayata karşı heyecanımızı? Neden hayret edemez oluruz mucizevî şeylere? Hayatla ilgili sorular soran bir insan gördüğümüz zaman neden deli olduğunu düşünürüz?
Düşünmenin insanı diğer bütün varlıklardan ayıran en önemli özellik olduğunu bilmeyen yoktur. Peki ama bu yetiyi nasıl kullanmalıdır insan? Neyi düşünmelidir daha doğrusu? Neyi düşünmelidir ki hayret duygusunu kaybetmesin?
Çoğu insan bu tarz konulara duyarsız kalırlar çünkü onların başka dertleri vardır. Mesela geçim derdi. En önemli ihtiyaç aç karnını doyurmak ve başını sokacak sıcak bir yuva bulmaktır çünkü onlara göre. Bu konuda hak verilebilir insana. Çünkü kendini güvende hissetmek ister insan en başta. Ancak; karnı tokken ve sıcak bir yuvadayken güvende olduğumuzu kim garanti edebilir ki? Peki ya bizim için hayatî önem taşıyan soruların cevapları ne olacak? Karnımız tokken ve güvende iken cevaplarını bulmuş olur muyuz o soruların?
İnsan hiç bilmediği dünyada nasıl olur da bu denli rahat durabilir. Kâinattaki her şey insan için hayret edilesi değil midir? Bu açıdan bakınca bir çocuğun içindeki heyecan ve merak da daha iyi anlaşılabilir. Çünkü o henüz ‘alışmamıştır’ ve gözlerine daha perde inmemiştir. İşte iman denilen de sadece bir cihetiyle kâinata bir çocuk gözüyle bakmak gibidir esasında. Her an tefekkür halinde ve kâinat her yaratıldığında -ki bu her an yeniden olmaktadır- “maşallah, barekallah” diyerek hayretini dile getirmek hâli ve şuurudur ya iman; işte şuurdan evvel en başta çocuk gibi saf, samimi ve hayretle bakmayı öğrenmek gerekmektedir.
***
Geçim meselesi ise ne kadar önemli ve önceliklidir acaba? Gelecek endişesi ne denli mühimdir? Esas geleceğinin, yani ölümden sonrasının muamma olduğu bir durumda 5-10 sene sonrasındaki muhtemel bir ömür ne anlam ifade eder?
İnsanın gereksinimleri ve öncelikleri bakımından hayata neden geldiği sorusunun cevabından önceye hiçbir şey gelemez. İşte bu sebeple insan bunu düşünmelidir. Eski zamanlarda elinde bir değnek ve sırtında bir abadan başka bir şeyi olmayan ve güneş altında uzanıp tefekkür eden bir bilginin (bu bilginin Diogenes olduğu söylenir) yanına muzaffer kumandan Büyük İskender gelir ve bilgine bir ihtiyacı olup olmadığını, şayet isterse her şeyi yerine getirebileceğini söyler. Bilgin kafasını hafifçe kaldırır ve İskender’in yüzüne bile bakmadan “şöyle iki adım öteye çekil, güneşimi kesiyorsun, başka bir şey istemem” der. İşte “gölge etme başka ihsan istemem” sözü de buradan gelir.
Muhtemelen o bilgin hayat hakkında düşünüyordu, belki nereden geldiğini ve nereye gideceğini sorguluyordu, başka da bir şeye ihtiyaç duymuyordu.
Bilgelik gerçekten neye ihtiyacı olduğunu bilmektir aynı zamanda. Bunu bilmek için de insanın kendini iyi tanıması gerekir. Kendini tanıma yolculuğu da tefekkürle olur. Bu yolculuğun önünde ve sonunda da iman gelir, azığı ise hayret duygusudur.
Çünkü insan hayret ettikçe tefekkür etmeye devam eder, hayretini kaybederse düşünmeyi de bırakır. İşte bu sebeple hayretini kaybedenin başka kaybedecek bir şeyi kalmaz. Ve işte bu yüzden hayata bir çocuk gözüyle bakmak gerekir.
İçimizdeki çocuğu hiç öldürmeyelim…
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Bu dökülen son kan mı olacak?
18/5/2007 · Kategori: Genc Yaklasim
(Faili mâlum cinayetlerle ilgili…)
Hani Rabbin meleklere, “Muhakkak ben yeryüzünde, bir halife yaratacağım” dediği vakit onlar, “Oradaki düzeni bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahluk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen’i tenzih etmekteyiz” dediler. (Bakara, 30)
Şüphesiz ki insan fesad çıkarıcı ve kan dökücü olarak melekleri haklı çıkardı. Ama Allah yukarıdaki diyalogun akabinde: “Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şeyi bilirim” diye mukabele etmişti ve evet onun bildiği, meleklerin bilmediği ve dahi bizim de bilmediğimiz bir çok şey vardı.
Yukarıda zikredilen hadiseyi birçok kutsal kaynak da aynen bu şekilde aktarmaktadır. İnsanın dünyaya geliş serüveninin arka planında böyle bir soru işareti mevcuttu aslında: ‘İnsan fesad çıkarıp kan mı dökecekti?’
Evet, muhakkak Allah da bunu biliyordu, insan yeryüzünde günah işleyecekti. Ama acaba ilk günahı kim işlemişti. Dünyada ilk kan dökeni biliyoruz. Ama asıl ilk günahı kim işlemişti onu düşünmek gerekiyor. Adem’in, (as) diğer değişle insanın kâinat sahnesine çıkışından sonraki ilk günahı İblis işlemişti. İblis’in günahı ise kibirdi. Bu aynı zamanda onun en sevdiği günah olacaktı gelecekte. O kendisinin ateşten yaratılıp, ademoğlunun topraktan yaratılmasını bahane ederek üstünlük taslamış, sonunda kibirlenip Adem’e saygısızlık etmişti. Bu günahı neticesinde de Allah’ın huzurundan kovulmuş ve meşhur İblis iken; Şeytan-ı Racim (kovulmuş şeytan) olmuştu. (A’raf, 11-18)
Bundan sonra kendisi cennetten kovulan şeytan ve avaneleri, ademoğlunun cennete giden yoluna oturmaya söz vermiş; Allah da ona kıyamete kadar mühlet vermişti. (Sâd, 71-85)
Şeytan da o gün bugündür dediğini yapmak için elinden geleni ortaya koyuyor ve aldatıcı oyunlarıyla önce ademoğlunun cennetten dünyaya sürgününe sebep oluyor ve onu doğru yoldan ayırmak için çalışıyordu. İşte yine böyle bir oyunu neticesinde dünyaya sürgün edilen Adem’in neslinden Habil ile Kabil’i birbirine düşürmüş ve dünyada ilk kanın, hem de kardeş kanının dökülmesine sebep olmuştu. Evet, Kabil nefsine ve şeytana ayak uydurmuş ve kıskandığı kardeşi Habil’i öldürmüştü. Böylece yeryüzünde kıyamete kadar sürecek olan cinayetlerin de ilkini işlemişti.
İşte Nisan ayının ortalarında Malatya’da hunharca katledilen insanların dehşetli haberini ilk duyduğumda aklıma insanoğlunun tarihinde işlenen ilk günah ve ilk cinayet geldi. Şüphesiz insanın yaratılışında şiddet ve kan dökmeye meyyal unsurlar da bulunuyordu ve bu yönleriyle belki fesada sebebiyet vereceği endişesini meleklere de hissettirmişti. Ya da bazı kutsal kaynaklarda söylendiği gibi insandan önce dünyada yaşayan başka unsurlar da kan dökmüş ve fesat çıkarmış, melekler bu sebeple korkuya kapılmışlardı. (Tâberi, 1.cilt, 9-10)
Hangisi olursa olsun insanın mayasında bulunan diğer her duygu gibi şiddet duygusunun da yanlış istimali sonucu kötü neticeler vereceği besbelliydi. Denilir ki Allah insanı yaratacağı zaman Azrail’i dünyadan toprak getirmesi için görevlendirmiş ve Azrail de yeryüzündeki her çeşit topraktan birer tutam toplayıp götürmüştür. İşte insanın özünde -tıpkı toprağın iyi ve kötüsünün olabileceği gibi- her türlü özelliğin bulunması bu sebeple açıklanıyordu. Toprağı işlettiğiniz ölçüde ondan meyveler, semereler elde ettiğiniz gibi, insanın özünde bulunan herhangi bir özelliği, herhangi bir şekilde işletirseniz alacağınız netice de öyle olacaktır. Tıpkı toprağa ne ekerseniz, onu biçeceğiniz gibi…
Malatya’da ölenler de, öldürenler de insandı. Kimin masum olduğunu ancak Allah bilebilir, ancak cinayeti işleyenlerin masum olmadıkları aşikârdı. Cinayetlerin Allah yolunda işlendiği bile iddia edildi. Ancak burada önemli olan şuydu ki: Acaba Allah işlenen bu cinayetlerden razı mıydı?
Hiçbir kutsal kitapta masumların öldürülmesinin emredilmediğini herkes bilir. Ancak buradan masum olmayanların hunharca öldürülebileceği manası da çıkmaz. Asıl önemli olan kimin masum olup, kimin olmadığına nasıl karar verileceğidir. Bu selahiyetin de şahısların elinde olmadığı da su götürmez bir gerçekliktir.
Böylesi bir ölçütü koyacak mekanizmalar eğer bir toplumda varsa (yargı, emniyet gibi..) bunun kararını vermek şüphesiz şahıslara düşmez. Allah da ‘haksız yere cana kıymayı’ büyük günahlar arasında sayarak ve bunu ‘bütün insanlığı öldürmekle’ eşdeğer tutarak bu konudaki hükmünü beyan etmiştir.
Herşey bir yana toplumda eğer işlenen her cinayetten sonra “oh olsun” diyecek birileri var ise asıl sorgulanması gereken de budur diye düşünüyorum. “Oh olsuncular” cinayetlerdeki her günah zerresine ortak olduklarının farkında mıdırlar acaba? Daha da trajik olanı bu cinayetin toplumda bir karşılığı olduğu gibi ürpertici bir gerçeğin yansıması değil midir bu?
Ya da bu cinayetlere sebebiyet verecek gerginlik ortamını her daim toplumda diri tutan ‘güçler’… Bunlar da ister ‘karanlık’, ister ‘derin’ olsunlar cinayette pay sahibidirler.
Cinayet ister ‘münferid’ olsun ister ‘provokatif’ olsun neticede cinayettir. Şimdi herkesin düşünmesi gereken acaba bizim de cinayette bir payımız var mıydı, sorusudur. Çünkü bir şeye sebebiyet veren de tıpkı onu işlemiş gibidir.
İlk günahı işleyeni de ilk kan dökeni de biliyoruz. Bilmediğimiz tek şey ise bunun sonunun ne zaman geleceği. Onun da; masumlar ile zalimlerin birbirinden ayrılacağı kıyamet gününde olacağına inanıyoruz..
Genç Yaklaşım Mayıs sayısında yayınlanmıştır...
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Genç Yaklaşım'la henüz tanışmadınız mı?
2/5/2007 · Kategori: Genc Yaklasim
|
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Endişe etmeyin, tasalanmayın!
19/4/2007 · Kategori: Genc Yaklasim
Ağlamak için şu zavallı hale
İki göz ne kadar da az Allah’ım!
İnsanların acılarını kalplerinde hissedenler ağlamaktan geri duramazlar. Neyin acısı mı? Tabii ki var olmanın. İnsana var olmaktan daha çok acı veren bir şey olmamıştır. Tam bu noktada insanın en korktuğu şey de yok olmaktır. Ne çelişki ama! İnsana acı veren, sorularının cevapsız kalışıdır aslında. Neden ve neden? Var olmanın getirdiği binlerce soru ve binlerce sorun.
Acıkır insanlar ve yiyecek bulmak için mücadele ederler. Doymak bilmez ve daha fazlası için savaşırlar. Doğa ile mücadele eder, kendiyle mücadele eder ve insanlarla mücadele eder. Her şey fazlası ve daha fazlası için. Uzun emelleri olur insanın bir de. Liste bitmek tükenmek bilmez. Bunları elde etmek ister. Çırpınır, çabalar. Sonra, yıllar sonra geriye dönüp baktığında gördüğü tek şey heba olmuş yıllardır. Peki ama neden?
Kimileri idealisttir. Daha yaşanabilir bir dünya için mücadele ettiğini savunur. Dünyayı daha yaşanılır kılmak için ömrünü harcar. Yaşayamaz. Kimisi yakar yıkar ortalığı, güya dâvâsı için. Onun da dâvâsı dünyayı güzelleştirmektir kendince. Sonra bunların hepsi de dönüp bakarlar yaptıkları şeye ve manzara ortadadır. Ateşler içinde harap bir dünya ve kaybolmuş hayatlar… Neden?
Ağlatır insanı dertler, çileler, musibetler. Savaşlar, hastalıklar, ayrılıklar, ölümler, fakirlik, çaresizlik, yalnızlık… Milyonlarca insan ve milyonlarca hüzünlü hayat hikâyesi... Hepsini tanımazsın ama bilirsin az çok yaşadıkları hüznün derinliğini, tahmin edebilirsin ne hissettiklerini. Gözyaşlarına bir damla da sen eklersin. Bir damla ve bir damla daha… Derken hüznün sel olur sen de içinde boğulursun ve imdat dilersin. Kimden ve neden?
Yalnızsındır belki de sevdiğinden yoksun bırakılmışsındır. Belki sevdiğinin bile umurunda değildir bu durum. Kim bilir? “Ama olsun”dur… “Canı sağolsun”dur sevgilinin. Her anında bir melankoli kaplar yüreğini. Bütün yalnızların acısını hissedersin kalbinde. Her şeye rağmen ağlamamak için tutsan da gözlerini, ağlamak çoğu zaman istemsizdir. Göz yaşlarını ellerinle tutamazsın ki…
Hayat hep bir dram değildir aslında, ama en acıtan yanlarıdır sadece akılda kalan. Sürekli dertler büyür gözümüzde. Mutlu anlar sınırlı ve azdır. Bir sabun köpüğü gibi söner gider, geride hiçbir eser bırakmadan. Sarhoşluk ise istemlidir, ayılmak için delirircesine. Unutmak için soruları ve sorunları günaha ve sarhoşluğa verir insanlar kendini; hâlbuki tek dilekleri ayık olmaktır. Gaflet bir bataklıktır, insanlar mayo ve güneş yağı ile dalar içine. Gülüşmeler alabildiğine çamurludur. Kötü bir tat verir zamanla. Dönüp geriye bile bakamaz insan. Burnuna kadar batmıştır içine.
Herkes bir sebep bulur kendine yaşamak için. Bazen ise insan sebep bulmak için bile bir sebep bulamaz. Göremez, hissedemez kurtuluşa ne kadar yakın olduğunu. Kördür hissiyatı o anlarda. Gözleri ışığa duyarsızdır. Bütün soruların bir cevabı olduğunu nerden bilebilirdi ki insanlık? Her sorunun bir cevabı vardır ve her sorunun bir cevabı vardır. Mantıksız gelir bu insanlara aslında. Nasıl olur da bu kadar dertlendiğimiz sorunların basit bir cevabı ve kolay bir çözümü olabilir diye... Ama neden olmasın ki?
Neden üzülmek, neden ağlamak? Neden endişe bu dünya için? Hangi şey için çırpınıyoruz? Farkında mıyız acaba üzüldüğümüz şeylerin aslında bir sinek kanadı kadar değeri olmadığının? Bir sinek kanadına iliştirilmiş cevabı neden göremeyiz? Cevapların cevabını. Bütün dertlerin, tasaların, endişelerin çözümünü… Neden ait olmadığımız bu yerlere meftunluğumuz. Neden yabancı iken buralara bu bağlılığımız. Bilmediğimiz bir dili konuşuyoruz farkında mıyız? Aslında hiç sahibi olmadığımız şeyleri sahipleniyoruz. Evim, memleketim, elim, ceketim... Hangisi benim? Hangisi benim? Bu, o, şu?
Emaneti mülk zannedip onun uğrunda mukaddesleri çiğnemenin neresi insanca? Mukaddeslerle mukaddes olur insanoğlu. Pis bir sudan yaratılıp içine üflenen ruhla yücelmesinin başka ne anlamı olabilir ki? Bağlarını koparınca öte dünya ile aslında ne kadar aşağılandığının farkında mı insanlık? Ya içimize üflenen ruh bizden çekilip giderse? Ne anlamı kalır varlığımızın?
Yürüyoruz bu yolda hepimiz. Bu yol yürümek için var, yürümeli. Durup oyalanmaya vaktimiz yok hiçbirimizin. Sürgünde olan bizlerin asıl vatana dönmesine ramak kalmış iken asla bizim olmayan bu yerlere neden bağlanıyoruz ki böyle? Vuslat yakın. Vakit doldu. Zamanın sonu. Benim olan yerlere gidebileceğim için mutluyum. Evim diyebileceğim bir yerin olması ne kadar da güzel olacak. Artık misafir olmamak gibisi var mı?
İsterdim ki uyanalım hepimiz. Birbirimizi ayık tutarak varalım varacağımız yere. Bütün sarhoşluklara, bütün gafletlere bir son verelim isterdim. Her mânâ bizi çağırıyorken öteye, birbirimizi burada acıya boğan şeylere göz kırpmayalım isterdim. Öyle ki oyar insanın gözlerini dünyanın dikenleri. Batmasın isterdim insana dikenler ve insanlar batmasın bataklığa.
Evet söylüyorum soruların cevabını. Cevapların cevabını. Dünya bir misafirhane, dünya bir misafirhane… Endişe etmeyin, tasalanmayın. Çünkü biz bu yerlere ait değiliz ki !!!
Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
İnsanlık için göç vakti
30/3/2007 · Kategori: Genc Yaklasim

Umut Yavuz
yavuz@yeniasya.com.tr
Sosyologlar insanlığı ilk devirlerinde ikiye ayırırlar birincisi toprağı işleyen ve üreten uygar toplumlar, ikincisi ise topraktan bağımsız yaşayan ve hayvanı evcilleştirerek kullanan göçer ve barbar toplumlar.
İnsanlık tarihinde göçlerin çok önemli bir yeri ve işlevi vardır. İnsanlar bir yerdeki kaynakları tükettikçe hep başka yerlere göç etmişler, bazen göçler savaşlardan ve zulümden kaçmak için yapılmış. Hepsindeki ortak nokta ise hep daha iyiye hep daha rahata ve de daha güzele göç etmek olmuş.
Kavimler göçü çağların, Mekke'den Medine'ye hicret ise dünyanın kaderini değiştirmiş.
Göç hem insanların, hem toplulukların hem de dünyanın kaderini değiştiren bir vaka aslında. On yıllardır insanları köylerden şehirlere göç etmekteler. Gün gelecek şehirler yaşanmaz hale gelince -ki şimdiden öyle- bu göç dalgası tam tersine doğru akacaktır. İnsanlık farkında olmadan hayat tarzı anlamında da göçler yaşıyor esasında.
İnsanoğlu doğallıktan yapaylığa geçmiş, ancak bugünlerde yeniden doğal olana geri dönüş söz konusu. Yapaylık bir nevi mecburiyetten ortaya çıktı aslında. Herşey hızlandı, dolayısıyla insan da hızlanmalıydı. Doğal süreçler ise ekseriyetle yavaş ilerler. İnsan ise koşmalıydı, yürümeye vakit yoktu. Dolayısıyla herşeyin daha hızlısını fakat yapay olanını üretmek zorunda kaldık. Herşey daha pratik ve daha çabuk olmaya programlanmıştı. Bu sebeple estetik kavramını da yitirdi ya insanoğlu. Bir ay içinde binalar dikmeye başladık ve sırf bu sebepten ötürü mimaride bütün estetik anlayışımızı kaybettik. Halbuki eskiden bir yapıyı inşa etmek on yıllar hatta yüz yıllar sürüyordu. Ama neticesinde Piramitler, Aya Sofyalar ve de Tac Mahaller ortaya çıkıyordu. Bugün ise ne olduğu belirsiz, ruhsuz beton yığınları üretiyoruz ama bu konuda da hızlıyız. Köprüleri oldukça hızlı yapıyoruz ama asla bir Mostar yapamıyoruz yahut Mimar Sinan gibi köprüler inşa edemiyoruz. Şimdi ise ancak geçmişteki görkem ve ihtişama özenebiliyoruz ama yanından bile geçemiyoruz.
Bu durum müzikte de bu şekilde. En mühim sanat dallarından biridir müzik. Peki siz hiç etrafınızda bir Beethoven yahut Dede Efendi görebiliyor musunuz? Hayır!
Neden göremiyoruz çünkü artık müzik de endüstriyel bir nesne. Onu da hızlıca üretmek gerekiyor ve doğal yollardan değil de yapay, dijital ortamlarda üretmek gerekiyor. Tam da bu sebepten ötürü kulağımızdaki on yılların pası bir türlü silinemiyor. Eski güzel eserlerin güzel yorumlarıyla idare ediyoruz, müzikte de bir geriye göç sözkonusu oluyor haliyle. Eski güzel melodilere göç ediyoruz yenileri üretilmeyince.
Ruhumuz, aklımız ve kalbimiz göç gerektiğini söylüyor. Hepimizi sıkan bu tekdüzelikten, sıradanlıktan ve yapaylıktan göç etmemiz gerektiğini hissediyoruz ama kaçacak yer de bulamıyoruz doğrusu.
Eskiden yazılmış güzel kitapların birinci hamur yapraklarında geçmişi solumaya çalışıyoruz ama aldığımız koku boya, mürekkep ve selüloz kokusundan ibaret kalıyor. El yazması eserlere göç etmek istiyoruz belki kağıda bulaşan el emeğinin kokusunu alabiliriz diye ama onu da bulamıyoruz...
Uygar olmayı becerdik böylece ama bakın yine de barbarlığa özeniyoruz. Göçer bir toplum olmaya doğru sürükleniyoruz.
***
Gelecekte küresel ısınmadan ötürü gerçek manada büyük göçler yaşanabileceği de söyleniyor. Bu da işin bir başka yönü tabii ki. O kadar tükettikki dünyamızı, olacağı buydu ne yazıkki.
Bir fotoğraf sanatçısı 20 küsür yıldır onlarca fotoğrafını çektiği krater gölünün kurumaya yüz tuttuğunu görünce esef duyuyor. Bir ressam "artık hiç kimse Mona Lisa gibi gülümsemiyor" derken eskiye özlemini dile getiriyor aslında. Fotokopi bir hayat yaşıyoruz ya artık, bir hattat çizecek "vav" bulamadığından eyvahlar ediyor kaderine. Çizecek bir hattat kalmayana dek tükettiğimiz için bütün "vav"ları ve bütün eski "vav"lar "photoshop" programlarında yapay bir şekilde çizilebildiği için belki de Hamidullahlar yaşamıyor artık aramızda. Tam da bu sebepten ötürü Mona Lisa gülümsemiyor eskisi gibi.

Artık eylüller ilham vermiyor hüzünlü şairlere, temmuzlar ise ruhlara aşk salmıyor Akdeniz'de. Çünkü ne Eylülde yaşanıyor sonbahar, ne de Temmuz'da Akdeniz'de esiyor aşk meltemleri eskiden estiği gibi. Varsa yoksa Balkanlardan esen soğuk hava dalgası var ruhlarda, peki ya Balkanlar da kaybedince Tuna'nın yeşilliğini, geriye artık ne kalabilir ki?
Mısır'da Nil'in, Mezapotamya'da Fırat ve Dicle'nin kuruduğunu bir düşünün. Küresel ısınma devam ederse bunların olmayacağını kim garanti edebilir ki. İstanbul Boğazı'nın çamur deryasına dönüşmüş ve kurumuş halini yansıtan fotoğrafı gördünüz mü? Belki de abartı, belki de karamsarlık ancak herşey tükeniyorsa, Boğaz da tükenemez mi? "Serinliği kaynatan bu gümüş mangal", geçmişte yaşanmış aşkları ve tatlı hatıraları küresel ısınmanın da etkisiyle yakıp, kül edemez mi?
Bir ürün bir reklam yapıyor televizyonlarda. Bir kadın güzelleşiyor (!) makyajla ve photoshop yardımıyla ve ürün soruyor haklı olarak: "Neden güzellik anlayışımız bu kadar çarpıtılmış? Güzelliğin yapay olmaması gerektiğine inanıyoruz"...
Neden bu kadar çarpıtıldığımızı düşündünüz mü hiç?
***
Göç etmek, seyahat etmek, gitmek insan için vazgeçilmez bir ihtiyaç. Baudelaire "her nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi geliyor" der... Bunu hem ruhumuzla hem de bedenimizle apaçık hissediyoruz bugün. Peki nereye kaçacağız? İmkanı olanlar aya çıkma planları yapmaya başladılar bile. Bu güzel dünyayı bırakıp aya çıkacağız, orada tüketecek birşey yok gerçi ama tüketeceklerimizi de yanımızda götürebiliriz pek tabii ki. Sonra da oradan oturup bakarız dünyanın yok oluşuna. Her halükarda terkedeceğimiz bu dünyayı, yazılandan daha evvel terketmek kaderimizi değiştirmeyecek. Teker teker ölmemiz doğal belki. Ancak bütün bir insanlık olarak terkediyoruz dünyayı heralde bunun farkında değiliz. İnsanlık nerede diye sesler gelmesi de bu yüzden. Dünyayı karanlığa, yok oluşa ve bitişe terkediyoruz.
***
Bu seferki göçün etkileri kalıcı ve bitirici olacak. Son iki yüzyılda hızlı bir tüketime ve tükenişe başlayan insanoğlu önce geriye göç etmek isteyecek, kurtulmak için son bir hamle yapacak belki de. Ama bunu başaramazsa ve eğer vakti de gelmişse geri dönüşü olmayan bir göçe mecbur kalacak.
Aşkları bile tüketebilen biz, işte o zaman TÜKENECEĞİZ.
(Genç Yaklaşım - Nisan, 2007)
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Varlık âlemlerinde fikrî bir seyahat
20/3/2007 · Kategori: Genc Yaklasim

Genç Yaklaşım Dergisi'nden alıntıdır.
Kâinatın Hecesi adlı güzel eserin yazarı Dr. Hakan Yalman ile yazarımız Umut Yavuz'un varlık felsefesi üzerine yaptığı hasbihalin mahsulüdür:
Umut Yavuz:
Varlığı anlamada nasıl bir yol takip etmeli?Hakan Yalman:
Varlık aslında insan hayatının çok önemli bir kavramı. Ancak zaman içerisinde insanı problemler sırasının gerisine itmenin sıkıntısını yaşıyoruz. Yani bizzat hayatın kendi iç yapısının getirdiği işleyişler ve daha sonra faydalanma noktasından algılanan bir varlık anlayışı, hayatı şekillendiriyor. Aslında bir çocuğun gelişim sürecine benzer şekilde kolektif şuurun, yani bütün insanlığın ortak aklının kendi içinde de bir süreç yaşanıyor. Varlık kendi açılımını o sürecin içerisinde insanın zihin dünyasında genişletirken bir de insanın içinde bulunduğu ve yıldızların, gökyüzünün, dağların oluşturduğu bir alem söz konusu…U.Y:
Bir anlamı olmalıH.Y:
İnsan bu âlemi kendi gördüğü algı dünyasına yansıyan şekliyle anlamlandırmaya çalışıyor ve bu süreç içerisinde, içinde bulunduğu ortama, etrafında olan biten hadiselere de birer anlam vermeye çalışıyor. Bu, zaten yaratılışın da ortaya koyduğu bir arayışın sonucudur. İnsanoğlu, bu anlamlandırma süreci içerisinde mesela iyi ve kötü ruhlardan ve bunların etkilerinden bahseder ve o dönemlerin –antik çağ kastediliyor- dünyasında çok makul karşılanan daha sonraları ise mantıksız bulunan bunun gibi bir çok düşünce vardır. Daha sonra mesela güneşin ve yıldızların bir mesaj verdiği şeklindeki yaklaşımlar ortaya çıkar. Dünyayı bir kubbe şeklinde kaplayan fanus biçimindeki bir gökyüzü tahayyülü vardır. İşte algıların genişlemesiyle bağlantılı olarak insanın hem kendini, hem varlığı tanımladığı, varlık âlemine, dünyaya, kendi dünyasına, kendi benliğine anlam yüklediği bir sürecin daha sonraki zaman diliminde de sürekli yaşandığını görüyoruz. Gökyüzünün, dünyanın, insan bedeninin keşfi… Belli bir döneme kadar açıp içine bakmadığınız ve dışarıdan yorumlarla tanımlamaya çalıştığınız bir beden. Bu ortak aklın her bir ferdin benliğinde bir yansıması oluyor. Yuvarlak bir dünya anlayışı. Güneş sisteminin bir parçası olmamız, yani dünya merkezciliğinin ortadan kalktığı bir süreç. İnsan artık daha derinlemesine tanımlanıyor.Tanı
mlar... Tanımlar... TanımlarU.Y: Bir taraftan makro alem dediğ
imiz uzay sistemi tanımlanırken, diğer yandan da mikro alem dediğimiz bir alem söz konusu. Atom altı alemler… Burada akla gelen bir soru var: Ben içinde bulunduğum alemde nasıl bir varlık alemine muhatabım?H.Y:
Özellikle 19. yüzyılda bilim maddeyi keşfetme ve varlığı sebep sonuç ilişkisi içinde açıklama sürecine giriyor. Aristo ile başlayan, maddeyi kendi içerisinde tanımlama arayışı uzantısında insanlık artık bir yaratıcının gerekliliğine ihtiyaç duymayacak şekilde varlığa hükmedebilme, onu yönlendirebilme ve onu tanımlayabilme noktasına geldiği düşüncesine kapılıyor ve bu, materyalist bakışın çok güçlü olduğu bir süreçtir. 19. yy’da özellikle sanayi devrimiyle birlikte, sürecin kendisine mahkum olmama, sürece yön verme, sonucunu kestirebildiği işlerin sebebine tesir ederek sonucu bizzat tahmin etme ya da belirleme gibi bir irade ortaya çıkıyor. Bu çok güçlü bir benlik algısı doğuruyor. Ve insanlığın kolektif şuuru bu noktada adeta firavunlaşıyor. Ve varlığa hükmedebildiği konumu kazandığını düşünüyor.Daha sonra ise artı
k her şeyin temeline ve özüne iniş yaşanıyor. Aranan şey ise şu: Bu temelin altında Pisagor’un düşündüğü gibi temel bir yapıtaşı var, ama bunun şekli nasıl? Yani bunda bir şüphe yok ve bu temel yapı taşı da basit ve küçük. O dönemin insanı, aslında şunu düşünüyor, kayalardan çakıl taşlarına inmek, çakıl taşlarından da küçük kum tanelerine… İşte oraya ulaştığınızda ve onları algılayacak teknik imkânlara sahip olduğunuzda ve aradaki bağları da çözümlediğinizde artık en temelinden en üstüne kadar bütün varlığı çözmüş oluyorsunuz. Yani en küçük yapı taşını çözümleyerek bütünü de çözmüş olmak…O kadar da kolay değ
il!U.Y: Ama bu böyle olmuyor. Bunun böyle olacağı
nı uman insanlar oraya ulaştıklarında aslında yepyeni bir yapı ile karşılaşmış olmanın şaşkınlığını yaşıyorlar. Buranın kuralları bizim bildiğimiz dünyanın kurallarından, özelliklerinden çok farklı. Bu apayrı bir alem. Zaman kavramı farklı. Bu Kuantum alemi. Yani atom altı alem…H.Y:
Aslında “kuantum” “kuanta”nın, yani partikülün çoğulu. Taneciğe benzer özelliğini belli etmek için kuanta (partikül) denilmiş. Bu küçük yapıtaşları beklenen küçük yapıtaşları değiller. Çok farklı özellikleri var, bir eksen etrafında dönüyorlar ama bizim bildiğimiz eksen kavramından çok farklı. Ne zaman nerede tespit edileceği belli olmayan, aynı anda hem yeri, hem hareket şekli tespit edilemeyen bir maddeler dünyası. Flu oluşu, yani net olmayışı gibi garip özellikleri var.Düzen dediğ
in nedir ki?U.Y: Bu kadar küçük zaman dilimlerinde bu kadar süratli i
şleyişler ve çok net tespit edilemeyen bir alemde bizim artık maddenin kararlılığından, maddeye yön vermekten ve madde ile varlığı şekillendirebileceğiniz, varlık tanımı yapabileceğiniz ve bu tanımları madde üzerine bina edebileceğiniz, en azından algılar alanında tanımlayabileceğiniz bir zeminden çok uzaktayız. Bunu kabul edelim, etmeyelim, o alanda artık algıladığımız dünyanın özelliklerini görmüyoruz. Buna kaos da deniyor.H.Y:
Kaos-düzen ikilemindeki ana problem şu: Düzen tanımı bizim kendi oluşturduğumuz bir tanım. Algıladığımız dünyayı tanımlıyoruz ondan sonra o tanıma düzen adı veriyoruz. O tanıma uymayan işleyişlere “düzensiz” şeklinde bir yakıştırmada bulunuyoruz. Acaba bizim tanımladığımız düzen gerçekten de düzen mi?Mesela yukarı
dan bıraktığımız şeyin belli bir ivme ile yere düşmesi ve her zaman bıraktığınızda yere düşmesi düzen tanımının bir parçasıdır. İnsanda kendi tanımladığı dünyanın belirliliklerine uyum arayışı vardır. O belirlilikler oranında, ve bunlara uyum sağladığı oranda varlığı kendine yakın hissediyor. Tıpkı varlığa hükmedebilme, onu şekillendirebilme ve yönlendirebilme, bir sonraki anda ne olacağını kestirebilme ve öncesine müdahale ederek sonucu da yönlendirebilme arayışı olduğu gibi. Tohumu attığınız zaman fidan biter. Nedensellik ilkesinde yoğun olarak hissedilir bu. “İşlemiyorsa benim yaptığım bir şeyde eksiklik var demektir” mantığı…Bu tabii atom altı
dünyada umulduğu gibi işlemiyor. Çok kurallı olan ve buradan bıraktığınızda daha sonra nerede olacağını kestirebileceğiniz bir ortam yok. Bu da insanı çok rahatsız ediyor. Bu sebeple ona “düzensiz” deyip farklı bir alan şeklinde tanımlıyor. Zaten bu top yekûn insanlık aklının bir savunma mekanizması gibidir. Metafizik tanımı da buna benzer bir tanım. Yani kendi fizik dünyasında çözümleyemediği zaman, dışa atarak, Descartes’in kartezyen yapısına benzer bir şekilde, bir alana indirgeyip o alanda tanımlamak. Bu daha kolay. Yani bütünü kuşatan bir tanımlama yapamadığınız zaman iç dünyanızda sizin istediğiniz tanımları yapabilmenin rahatlığını yaşıyorsunuz. Yani tam bir ego tatmini.Yaratı
cıyı inkâr veya maddeyi inkârU.Y: İnsanlığın ortak şuuru böyle ikilemler içinde boğulurken, bir yandan süregelen tevhid akımına da bakmak gerekiyor. Tevhid şuuru ne diyor bu konularda?
H.Y: Aslında tevhidde şöyle bir çizgi varsayılabilir: Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e (asm) kadar gelen bir süreç var ve o süreç içerisinde kırılmalar, sapmalar ve bir arayış hali yok. Bir yanda Hz. İbrahim’in (as) varlığa muhatap oluşunda (Onun ay, güneş ve yıldızlarla muhatabiyeti), varlığı anlamlandırma süreci içerisindeki bütün çözümleri vahye dayandırmanın bir rahatlığı yaşanıyor. Sisteme üstten bütünsel olarak bakışın her zamanı kuşatıcı bir izah tarzı vardır. Zaman içerisinde birbirini çürüten, değişen, yeni dönem içerisinde farklılaşan bir sürece mukabil, sürekli açılan kâinat sayfasına hep aynı bakışın getirdiği bir rahatlık var. Bunun içerisinde de bir fikri zenginlik yaşanıyor tabii ki.
Durum böyle iken, tevhidi temsil eden dünyada da materyalizmin kendisini ciddi hissettirmesinin sı
kıntısını yaşıyoruz son zamanlarda. Yani bir taraftan Allah’ın var olduğuna inanmak, diğer taraftan da maddeyi batılıların anladığı tarzda anlamak… Bu akım İslâm alemini de etkilemiş. Bu güçlü bir rüzgar. Tevhidin bakışını ana sistemden uzaklaştırarak, metafizik yaklaşıma benzer bir yaklaşımı kendi dünyasında yaşamanın sıkıntısını İslam dünyası yaşadı, yaşıyor. İşte bu noktada Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’da ortaya koyduğu en önemli bakış açısı maddi alemi yaratıcıyla bağlantılı olarak algılamaktır.U.Y:
Halbuki -felsefenin yaptığı şekilde yaratıcıyı madde hesabına inkar etmek gibi-, tevhid tarafının düştüğü problem de maddeyi yaratıcı hesabına inkar etmek olmuştur.H.Y:
Bu sofestai anlamında olmasa da maddeyi yaratıcıdan kopuk bir şekilde algılayıp müstekreh, çirkin, üzerinde durulmaması gereken belki sadece istifade edilebilecek bir yapıya indirgemektir. Bu anlayış büyük çelişkiler doğuruyor. İçinde bulunduğunuz, istifade etmek istediğiniz ve etkisini hayatınızda çok güçlü bir şekilde hissettiğiniz bir alanı kabul etmemek, insanın kendi içerisinde çelişmesini doğuruyor. Bediüzzaman ise burada varlığın aslında bir kitap olduğunu her an Yaratıcı tarafından yazıldığını ve her yeni günün bu kitapta yazılan yeni bir sayfa olduğunu söylemiştir. Kainatın okunacak bir kitap şeklinde algılanması gerektiğini söylemiştir. Bu aslında tam anlamıyla Hz Muhammed’in (asm) ortaya koyduğu bakış açısıdır. İslâm’ın ilk dönemlerinden sonra ise varlık ile yaratıcı arasındaki bağlarda bir kopukluk yaşanmış ve varlığın kendi içinde tanımlanarak yaratıcı ile irtibatının sağlandığı küllenmiş süreç ve bunun insanlara yaşattığı sıkıntıların ortadan kaldırılması için bir anlamda Bediüzzaman’ın bakışı gereklidir.Maddede kendi içinde i
şleyen bir teklik varken, madde belli bir dualite (ikilik) içerisinde algılanmazsa çözüm çok zorlaşıyor. Bir arka plan var ve o arka plan, maddenin tanımlarının olmadığı bir alan. Buna anlamlar alanı, manalar alanı ya da Eflatun’un dediği gibi idealar dünyası denebilir. Sınırlanmamış, soyut gerçekliklerin iç içe var olduğu bir alan. Bu algı dünyamızla keşfedemeyeceğimiz, belki de sadece hissedebileceğimiz bir alan. Bediüzzaman’ın meleküt dediği alan.Bediüzzaman buna meleküt veya daire-i itikad diyor. İ
mani veya sezgisel yaklaşımlarla ulaşabileceğimiz bir alan bu. Bir de bu alanın uzantısında maddi alem her şeyin şekliyle, görüntüsüyle, hareketiyle işlediği alan var. İşte bu iki alan arasında aslında atom altı dünyaya inildikçe şu ortaya çıkıyor ki, maddenin özünde katı bir yapı yok ve gittikçe flulaşan, gittikçe soyutluğa doğru giden, maddenin kendi iç yapısında elle tutulamayan, buharlaşan bir özellik arz eden bir yapıya ulaşıyoruz.Her
şey, her şeyle alakalıU.Y: Çok net tanımlı olmayan bir arka plan var atom altında. Bu noktada bir de her şeyin, her şeyle irtibatlı olduğu ortaya çıkıyor. Ne alakası var, diyemiyoruz.
H.Y:
Üstelik irtibatların da yakınlıkla alakası yok. Mekan ve zaman mesafesinin etkilemediği bir irtibat var. Örneğin, Kuantumda var bu. Her an her şey birbiriyle bağlantılı olmalı. Hareketler bağımsız olamaz. 1 milyar ışık yılı uzakta bir yıldız var. Oradaki atom ile bizim vücudumuzdaki atomlar irtibat halinde. Ancak burada ciddi bir problem var. En büyük hız ışık hızı. 15 milyar yılda ışık bu mesafeyi kat ediyor ama aynı uzaklıktaki iki atom rahatça iletişim kurabiliyor. Anlık bir zaman diliminde irtibat sağlanıyor. Burada telepati mi var diye de bir soru akıllara geliyor. Çünkü maddi dünyada bunu izah edecek herhangi bir sistem bulunmuyor.Bediüzzaman bu telepati olabileceğ
i söylenen hali Yaratıcıya vermenin rahatlığını yaşıyor. Sınırlar kalkıyor, zaman ve mekân kalkıyor.Bir ressam bizim gözlerimizin göreceğ
i, saniyede 24 karelik bir görüntüyü bir anda çizerse biz sanki onu sinemada oynuyor gibi görebiliriz. Kâinat perde üzerinde bir tablo olarak algılanırsa, bütün kainatı saniyenin 1/24’ünde baştan sona aynı anda çizecek bir kudret kalemi tahayyül edersek, bir anda bütün kudretin aynı anda bunu şekillendiriyor olması lazım.U.Y.
Bediüzzaman da bunu Allah’ın kudret kaleminden başka bir iradenin gerçek kılmasının mümkün olmadığını belirtir ve maddede boğulan felsefecileri işaret ederek: Onların içinde boğuldukları meseleler benim ayağımı dahi ıslatamadı diyebilmiştir...Dipnot:
Bilim her bir zaman diliminde bazı şeyleri gerçeklik olarak algıladı. Dünyanın düz olduğunu düşünenler bir yanılgı içindeydi. Şu anda esas gerçekliğe ulaşıldı mı? Bunlar sadece süreç içerisinde belli zamanlarda algıların oluşturduğu birer gerçeklik. Yarın bir gün kuantumun ötesinde bir kuantum, varlığa bakışımızı belki çok değiştirecek. Ama değişmeyen tek gerçeklik var o da yaratıcıya muhatab olmaktır. Yaratıcıyı algılamak veya anlamlandırmak… Kuantum hiçbir şeyin sonu değil. Bize şu an çok çarpıcı gelen birçok şey, belki dünyanın uzaydaki konumu ile ilgili yorumlarımız ve tanımlarımız dahi değişecek. O yüzden kainatı idare eden şu anki algıladığımız dünyada tablonun bize yansıttığı güzelliği algılamak gereklidir. Yaratıcının kuantuma mahkum olmadığını her an algı dünyamıza yeni ve farklı yorumlar sunabileceğini de unutmamak lazım. Bize yansıyan güzelliklerin farkında olarak da mutlu olmak lazım.Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Ermeni çocukları nasıl kurtuldu?
6/3/2007 · Kategori: Genc Yaklasim
Genç Yaklaşım Dergisi'nin Mart ayı editoryal yazısıdır - www.gencyaklasim.com
Ermeni çocukları nasıl kurtuldu?
Şubat, Ocak ayında işlenen Hırant Dink cinayetine dair yeni gelişmelere sahne oldu. Menfur cinayete dair yeni ipuçları bulundukça, olayın derin bağlantıları da ortaya çıkıyor, fakat bir noktadan sonra kilitleniyordu.
Cinayetin faili/azmettiricileri ile ilgili tartışmalar bir yana, bu cinayet görmezden gelerek kurtulduğumuzu sandığımız problemlerden biriyle daha yüzleşmemizi netice verdi: Türk-Ermeni ilişkileri.
Osmanlı’nın “millet-i sadıka”sı nasıl olmuştu da, ulusal ve uluslar arası arenada sürekli karşımıza çıkan, gerek içte, gerekse dışarıda “baş etmeye” çalıştığımız bir sorun olmuştu?
“Ermeni” kelimesi, nasıl olmuştu da bir tür “hakaret” olarak algılanmaya başlamıştı? Bir cinayeti protesto etmek için bile olsa “Hepimiz Ermeniyiz” demek, neden bu kadar katlanılamaz bir slogan olarak görülmüştü?
Bu ve benzeri sorulara cevap ararken, 1915’lere, Bitlis’e gittik. Orada Ermeni çeteleriyle savaşan Bediüzzaman’la karşılaştık. Cumhuriyet tarihindeki en kritik, en kilit sorunlara, en makul, en gerçekçi ve birleştirici cevaplar vermesiyle tanınan bu zat, Ermeni meselesinde de, ikna edici, barışçı ve mantıklı çözümler sunuyordu. “Şu milletin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya” bağlıdır, diyerek ezber bozuyor; “Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur?” diye soranlara verdiği “Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... (…) Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır” cevabıyla, bugünkü devlet zihniyetinin hiçbir zaman ulaşamadığı bir noktaya işaret ediyordu.
Said Nursî, sadece barış ortamında konuşup, savaşta tam tersini yapan biri değildi şüphesiz. Ermeni fedaileri Müslüman çocukları keserken bile, Ermeni çocuklarına zarar verilmesini önleyerek örnek bir İslam âlimi portresi çiziyor ve bu tavrıyla bugünkü tartışmalara yol gösteriyordu.
Vefatının 47. yıldönümünde rahmetle andığımız Bediüzzaman Said Nursî’nin Ermeni meselesindeki ve genel olarak milliyetçilik karşısındaki tavrını işliyoruz bu sayımızda.
Risâle-i Nur Külliyatının muhtelif yerlerinde bu meseleyle ilgili yapılan açıklamalar, konuyu yeterince açıklığa kavuşturmakla birlikte, Veli Sırım’ın, dönemin olayları ışığında yaptığı değerlendirmeler, Kâzım Güleçyüz’ün yaşanan son gelişmelerle bağlantılı olarak kaleme aldığı makalesi, Nurdan Huyut’un bir hikâye tadında aktardığı ayrıntılar da önemli hususlar içeriyor.
Mustafa Gökmen, genel olarak Osmanlı’nın gayri Müslimlerle olan ilişkilerini ele alırken, bugüne dair çıkarımlarda bulunuyor. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Türkan Yalçın Sancar, arkadaşımız Kemal Benek’e yaptığı açıklamada, “Hepimiz Ermeniyiz” sloganının empati ile aşılacağını vurguluyor.
Hırant Dink’in yakın arkadaşı İrma Dilek Demirci, Recep Bozdağ’ın sorularını cevaplandırırken, kendisini “Türkiyeli” olarak tanımlayarak, “Türkiyeli olarak, Türkiye’ye karşı en küçük bir saldırıda Türk’ü, Laz’ı Çerkez’i, Boşnak’ı, Kürdü, Ermeni’si hepimiz tek vücut olabiliriz” sözleriyle birlik mesajı veriyor.
Kapak dosyamız dışında dergimizde; Vehbi Kara’nın “Bahriye mektebinde namaz”, Abdil Yıldırım’ın “Gençliğim eyvah!”, Ayşe Çağlayan’ın, “Hata-sevap cetvelinde kitle iletişimi”, Abdullah Yaşar’ın “Kar güzeli”, Umut Yavuz’un “Bir ‘kul’ nasıl ‘asil’ olur?” başlıklı yazılarını okuyabilirsiniz.
Nisan sayımızda buluşmak üzere, sizi dergimizle baş başa bırakıyorum.
Editör
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Bir "kul" nasıl "asil" olur?
28/2/2007 · Kategori: Genc Yaklasim

Umut Yavuz
yavuz@yeniasya.com.tr
"Evet Sevgili insan sen kimsin ki Tanrı'yla çekişmeye kalkıyorsun. Hiç eser kendisini yapan ustayla beni niçin yapıyorsun diye konuşur mu? Aynı topraktan bir çanağı güzel, diğerini değersiz yapmak çömlekçinin elinde değil mi?"
Bunlar Augustinus'un, insanın Tanrı'yı eleştirme hakkı olmadığını söylerken aktardığı Pavlus'un Romalılara yazdığı bir mektupta geçen ifadeler.
İnsanın yaratıcısıyla olan irtibatını böyle görmeyi tercih etmiş Augustinus. Bu ifadeler içinde eleştirilebilecek çok yön var elbette. Öncelikle insan ile yaratıcısı arasındaki ilişki bir usta ile eseri arasındaki ilişkiden mi ibarettir bunu sorgulamak lazım. İkinci eleştiri noktası ise eserden birinin değerli, diğerinin ise değersiz yaratılması meselesi.
Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen bu soru ve sorunlar halen bazı zihinleri kurcalamaktadır. Netekim insanın yaratılmış olmayı bile kabullenmeyecek bir ego düzeyine çıktığı asırlardan birinde yaşıyoruz. Bu ego düzeyi tarih boyunca zaman zaman zirve noktalarda yaşanmıştır. Bu zirvelerin en tepesinde de hep tanıdık isimler vardır zaten. Bakınız Firavun, Nemrut, Ebu Cehil vs..
Yaratılmış olmayı zül kabul eden ve kendisine yaratana isyan etmeyi telkin eden bu egoizm düşüncesi, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişkiye değinilmesini zorunlu kılmaktadır.
İnsana bir hediye olarak verilen iradenin amacı dışında ve aşırı bir şekilde istimal edilmesi ile ortaya çıkan bir sapkın durum sözkonusudur burada. Zira insan en zayıf bir yapıda olmasına rağmen, kendisine verilen küçük iradenin ve içine üflenen ulvî ruhun dayandığı kaynak yönüyle ve bunun etkisiyle kendini olduğundan daha büyük görmekte ve dolayısıyla bir his yanılgısına düşmektedir.
Halk arasında "küçük tepeleri ben yarattım" şeklinde tasvir edilen ruh hali buna en iyi örneklerden biridir. Bu çerçevede kibirin de "şeytanın en sevdiği günah" olarak meşhur olması manidardır.
Burada öncelikle insanın yaratılış itibariyle genel yapısını inceleme altına almak gerekmektedir. Daha sonra yine Augustinus'a yönelik eleştirilerimizi sıralayabiliriz.
Risale-i Nur gibi çeşitli kaynaklarda insanın yaratılış itibariyle aciz ve zayıf olduğu ifade edilmektedir. Burada insan yaratıcısı ile bu acizliği, fakirliği ve zayıflığı nisbetinde yakınlık kurmakta ve O'na sığınmaktadır.
Doğrusu şu ki insan gerçek manada aciz ve zayıftır. Binlerce arzusu ve ihtiyacı olduğu halde, daha dünyaya geldiği ilk günden itibaren hep başkalarına muhtaç bir görünüm arzetmektedir. İlerleyen yaşlarında kendi ayakları üzerinde durmayı başardığı hengâmda ve benlik bilincinin zirveye yükseldiği dönemde dahi nefsinden ileri gelen binlerce ihtiyacını karşılamakta zorlanmakta ve "ancak elinin uzanabildiğine" sahip olabilmektedir. Yine aynı şekilde dünyayı yönettiğini iddia eden insan gözle görünmeyen küçücük bir mikropa mağlup olabilmekte, aynı şekilde afetler, hastalıklar, belalar, kazalar ve musibetler hep insanları içinden çıkılması güç ve acınası bir acziyete sevketmektedir.
Milyarlarca yıldız ve gezegenlerin kontrolü insanın elinde olmadığı gibi, dünyanın kontrolü de insanın elinde değildir. Aynı şekilde insan kendi bedeninin içindeki herhangi bir hücreyi dahi sevk ve idare edecek yeteneğe sahip değildir. Dolayısıyla ne kendi içinde, ne kendi dünyasında ne de kainatın herhangi bir noktasında bir tasarrufu olduğu gibi, bunlara müdahale ve yönlendirme şansı da bulunmamaktadır. Yani bir gezegen hatta dünya hasbelkader yörüngeden çıkacak olsa insanın elinden birşey gelmeyecektir. Bu handikapı insan hayatının her alanında gözlemlemek mümkündür.
En güçlü görünen insan dahi kendi zaaflarının farkındadır, bunun için kendiyle başbaşa kalması anlamaya yetecektir.
Şimdi bu şekilde aciz ve zayıf bir yapıya sahip olan bir insanın aynı şekilde asil bir duruşa sahip olabilmesi için birşeyler yapması gerekmektedir. Aksi halde herkese el açan, boyun büken ve bu sebeple sürekli ezik olan bir insan portresi ortaya çıkacaktır ki bu da insaniyet bakımından hoş bir durum değildir. İşte bu noktada insanın yaratıcısı ile olan ilişkisi gündeme gelecektir ki bu ilişkinin ana teması insanın acziyeti sebebiyle kendisini yaratan Allah'a dayanması ve Allah'a dayanmakla birlikte başka hiçbir şeye boyun eğmemesi olarak özetlenebilir. Böyle bir duruşla insan, kainatta hiçbir şey karşısında ezik duruma düşmeyen ve sadece kendisini yaratana karşı eğilen bir tutum sergileyecek ve "Hür ve asil bir kul" olacaktır. Bu sebeple "Allah'a kul olan başka hiçbir şeye kul olmaz" denilmektedir. İşte bu ruh hali aciz ve zayıf olan insanın durabileceği en dik duruştur.
Hemen buradan filozof Augustinus'un görüşlerine de değinebiliriz. Augustinus insanın yaratıcısını eleştirme hakkı olmadığını çünkü aralarında bir usta-eser ilişkisi bulunduğunu ifade ediyor. Bir eser ustasını eleştirebilir mi hiç?
İlk bakışta mantıklı gelebilecek bu önermede temel bir hata var. Şöyle ki herhangi bir usta eserini yaparken ona kendi kuşatıcı iradesinden bir parça yahut yüce ruhundan bir ruh vermiyor. Dolayısıyla Yaratıcı ile insan arasındaki ilişkide bir usta ile eseri arasındakinden çok daha farklı bir durum söz konusudur. Çünkü Yaratan insana kendinden özellikler vermiş ve bunları kendisini tanıması, bilmesi, iman ve ibadet etmesi için hediye etmiştir. Neticesinde de ona mutlak saadeti vaadetmektedir.
Augustinus'a yöneltilebilecek diğer bir eleştiri de Allah'ın yarattığı insanlar arasında yaratılış bakımından bir değer tasnifinde bulunmasının söz konusu olmadığıdır. (Zira Augustinus başta da belirttiğimiz gibi bir ustanın kendi eserleri arasında kimini daha az değerli şekilde yapabilme iradesinden bahsetmektedir).
Gerçek şu ki; Kur'ân-ı Kerim'de yaratılan insanlar arasındaki tek üstünlük belirtisinin takvadan ileri gelebileceği ifade edilir. Takva ise en genel manada hayatında Allah'ın rızasını gözetmektir. Dolayısıyla Allah için insanlar arasında değer sıralaması ancak bu şekilde yapılabilir. Bu durumun diğer ilahi dinlerde de benzer şekilde olduğu görülür.
Neticede insanın Yaratıcısını eleştirme gibi bir durumu Augustinus'un da ifade ettiği gibi yoktur. Ancak bu durum insanın çaresizliğinden değil bilakis Yaratıcısı karşısında şikayet edecek bir durumda olmayışından kaynaklanıyordur. Çünkü o yokken var edilmiş ve bütün nimetler ayaklarına serilmiştir. Ayrıca yaratılma hikmetlerine uygun yaşadığı takdirde hesapsızca nimetlendirilmek ve mutlak saadeti elde etmekle müjdelenmiştir.
Bu bakımdan insan için yaratılmış olmak, şahsında bulunan acziyet ve fakrını kendini yaratanın gücü ve kudretine dayanarak gidermek imkanı sunmaktadır. Yani insan için yaratılmış olmak zül olmaktan öte, asil ve dik duruşunun en sarsılmaz teminatıdır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Sahi ben kimim?
17/1/2007 · Kategori: Genc Yaklasim
Umut YAVUZ
Herşey “ben kimim?” sorusuyla başladı.
Ben kimim sahi!
Nasıl tanımlıyorum kendimi?
Adım ve soyadımla mı? Babamın adıyla mı, doğduğum yerle mi? Doğum günümle mi?
Hangisi gerçek benliğimden bir parça taşıyor?
-Ben Umut Yavuz. 1984 Antakya doğumluyum…
Oldu mu şimdi? Bu ben miyim?
Bu beni tanımlamaya yeter mi hiç!? O halde nasıl tanımlamalıydım kendimi?
Daha kendimi tanımlayamazken başkalarının beni tanımasını, anlamasını bekliyorum. Ben ne ismimle ne de doğduğum şehirle tanımlamamam. Bunların ötesindeyim çünkü. Kompleksim.
“Ben yaptığım iş değilim
Bankadaki param değilim
Cüzdanımın içindekiler değilim
Giydiğim marka değilim
Bindiğim araba değilim”…
Biliyorum bunların hiçbiri olmadığımı… Ancak vazgeçmemem gerektiğini de biliyorum.
Kendime defalarca sorsam da cevabını alamadığım bir soru bu. Çünkü nasıl bir cevap vermem gerektiğini bilemiyorum. Kim olduğumu anlatırken olduğum kişiyi mi anlatmalıyım yoksa hep olmak istediğim kişiyi mi?
Ben yaptıklarım mıyım, ideallerim mi?
Söylediklerim miyim, düşündüklerim mi?
Ben olduğum gibi miyim, yoksa göründüğüm gibi mi?
Olduğum kişiyi anlatmaya kalksam, bunu nasıl başarabilirdim ki?
Milyonlarca ihtimalden biriyim. İradeli bir seçimin sonucu dahi olsam, neticede milyonlarca başka ihtimallerin içinde doğmuşum. Yeryüzünün başka her santimetrekaresinde dünyaya gelmiş olma ihtimalim vardı. Başka herhangi bir halde olma olasılığım vardı. Bunu yadsıyamam.
Evet bulunduğum durumu kendim seçmedim. Kimliğimi ben şekillendirmedim. İsmimi bile ben koymadım.
Hep başkaları karar vermedi mi benim adıma şimdiye kadar? Şimdi de çoğu zaman tanıyamadığım benliğim karar vermiyor mu benim yerime.
Kendime güveniyorum derken takındığım ikinci kişilik kim?
Hep yedekte beklettiğim farklılığım kim?
Aynaya bakarken bile görmekten kaçtığım kusurlarıma ne demeli. İçten içe beni yese de, idealleştirilmiş ve imajiner bir benlik taşımıyor muyum çoğu zaman?
Yoksa sorularımı beni ben yapana mı sormalıyım? Dünyaya getirene ve yanına gideceğime. Beni benden iyi tanıyana. Şah damarımdan yakın olana, arşa sığmayıp onu seven şu kalbime sığabilene mi sormalıydım?
Evet evet. Başka türlü içinden çıkamam...
Ben kimim?
Ne gereksiz bir soru bu. Ve ne kadar da gerekli. Ve ne kadar da zor. Ve ne kadar da basit.
Herkes sormalı kendine bu soruyu. Sorgulamalı aynanın karşısına geçip. Bütün öznelerden ve nesnelerden sıyrılıp şöyle demeli:
-Sahi ben kimim?
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Zaman felsefesine zamanınız var mı?
16/12/2006 · Kategori: Genc Yaklasim
Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi'nde yayınlanmıştır. (www.gencyaklasim.com)
Umut Yavuz
yavuz@yeniasya.com.tr
Zaman kadar kafaları karıştıran başka bir mefhum olmasa gerek. O mu insana bağlı, insan mı ona bağlı kimse çözebilmiş değildir. Tutamaz insan zamanı, zaman da tutamaz insanı bazen ama… Zamana mukayyed olmadan yaşamak mümkün olabilir mi diye düşünür insan, ona bağımlı değilsen, ona hükmedebilirsin mantık olarak.
Örneğin:
Dünya dönüşünü durdursa, rüzgarlar esmese ve neticesinde yapraklar dahi kıpırdamasa… Sonra kalplerimizin tik takları bir anlığına sükut etse, yeryüzünün üzerinde yürüyen bütün canlılar hareketlerini dondursalar, yıldızlar kaymasa, güneş yer değiştirmese semada… Bir de bu durağanlığa hücrelerimizdeki organeller ile maddelerin yapıtaşlarını oluşturan atomların etrafında dönen elektronlar da katılsalar… Bütün kâinatın bir anlığına yağlı boya bir tablo gibi donakaldığını farzetsek mesela… Böylesi bir durumda zamanın geçtiğini nasıl anlardık?
Donuk bir tablo olsaydı kâinat, insan için zaman mefhumunun bir anlamı olur muydu yine? Olmazdı çünkü insan için zaman iki hareket arasında geçen süreden ibarettir.
Bu durum zamanın aslında bilinçten bağımsız olmadığının göstergesidir. Onun akmadığı bir ortamın imkânlı olduğunun göstergesidir. O halde zamanın akışı zorunlu değildir. Nitekim uzayın bazı noktalarında farklı zaman akışları da bu görüşü desteklemektedir. Einstein da zaten ikiz kardeşlerin birinin dünyada, diğerinin ise uzayın farklı bir yerinde bulunduklarını farzederek, yıllar sonra iki kardeşten birinin diğerinden farklı yaşlarda olacağını öne sürmüştür. Çünkü uzayın başka yerinde zaman dünyadakinden daha farklı akacaktır.
Diğer yandan:
Kimisi için bir dakika yıllara bedel olur, kimisi için saatler saniye hükmünde geçer. Güzel anlar çabuk biter, acılı dakikalar ise asırlar gibi sürer. Bazen olur ki zamanın hükmü kişiye göre farklılık gösterir. Durumuna göre bazen bir milisaniye bile çok kıymetli olurken, zaman zaman da insan günlerini, hatta yıllarını boşa sarfedebilir.
Bu durum da zamanın göreceli olduğunun bir başka ifadesidir.
Felsefeciler çok laf üretmekten zevk alır gibi görünürler ama esasında her söylediklerinin bir bilimsel dayanağı vardır. Zira zaman görecelidir diyen; bir felsefeci olduğu kadar, bir fizikçidir aynı zamanda. O, zamanın üç boyutun haricinde farklı bir boyut olduğunu da düşündürmüştür insan zihnine.
Öyle ya hayatımızda her durumu farklı boyutlarda yaşarız. Örneğin yürüme hareketini insan iki boyutta gerçekleştirir. Öne-arkaya ve de sağa-sola… İnsan uçmayı keşfettiğinde ise hareketine üçüncü bir boyutu da katmış olur böylece. Aşağı veya yukarıya… Hayatın bir de zaman boyutu vardır ki, bu da dördüncü boyuttur insan için.
Uzay düzleminin bir bükülmesinden ibarettir zaman. İçe doğru bükülen uzayda fiziksel boyutların dışında dördüncü bir boyut oluşur böylece, bu da zaman boyutudur ve zaman, mekânla ve de hareket ile aynı anda varlığını sürdürür. Mekânda seyir mümkün ise doğru rezonansı yakaladığınızda zamanda da hareket mümkündür der bir başka bilim kurgucu. O zaman makinesinin de mucididir aynı zamanda. H.G. Wells bir deli değildir, o sadece teorik olarak zamanda ileri yahut geri gitmenin mümkün olduğunu düşünmüş ve bu düşüncesini modellemiştir. Bu model de bir zaman makinesidir.
Ancak insan zamanda sadece durağandır fiziksel olarak. Geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan bir süreçtir zaman. Öyleyse insan sadece ve sadece şimdide vardır. Öncesi ve sonrası onun için zayi ve meçhuldür. Yani yitirilmiş ve bilinmezdir. Gelecek sadece bir ihtimaldir insan için bu noktada. Geçmişe hatıralarla, geleceğe ise hayallerle yolculuk yapabilir. Bunlar mukayyed insan için geçerli şeyler tabii ki. Peki zaman üzerinde gerçekten bir yolculuk mümkün müdür?
Zaman düz bir çizgi değildir bazılarına göre. O bir çok anların birleşmesinden oluşmuştur. Tıpkı sinema filmleri gibi. Sinema filmleri de her bir donuk karenin bir biri ardına hızlıca dizilişidir esasında. Bir çok durağanlıktan bir akıcılık meydana gelir böylece, bunu da film makinesi gerçekleştirir. Zaman da bütün karelerin bir araya gelmesidir ve bu bütün karelerin bir arada bulunduğu bir sarmal gibi düşünülebilir, öyle olunca da nasıl ki filmde bir önceki kareye yahut bir sonraki kareye gitmek mümkünse zamanda da bir sonraki kareye geçmek mümkün olabilir.
Esasında insan her gece zamanda yolculuğa çıkmaktadır da farkında değildir. Nasıl mı? Biliyorsunuz ışığın belli bir hızı vardır. Uzay da tahmin ettiğimizden çok büyüktür. Biz gece gökyüzüne baktığımızda binlerce yıldız görürüz çıplak gözle. Bu gördüğümüz yıldızların ışıklarının bize ulaşması elbette belli bir süre gerektirir. Biliyoruz ki güneşin bile ışığı bize 8 dakika 20 saniye sonra ulaşır. Yani biz güneşi doğduktan tam 8 dakika 20 saniye sonra görebiliriz ancak. Çünkü biz insanlar, bir cismi görebilmemiz için onun yaydığı ışığın gözümüze ulaşması gerekir. Bütün cisimleri ancak bu şekilde görebiliriz. Aynı şekilde binlerce ışık yılı uzaklıktaki yıldızların da ışıklarının gözümüze ulaşması için yıllar geçmesi gerekebilir. Yani dün gece sizin gökyüzüne bakarken gördüğünüz yıldızlar esasında şimdi orada olmayabilirler. Biz onların günler, aylar hatta uzaklığına göre yıllar öncesindeki hallerini görmekteyiz. Belki onun ışığı bize ulaşana dek o yıldız sönmüştür bile. İşte insan tek bir bakışlar yıllar öncesine gitmiş oluyor böylece. Gece bulutsuz bir gecede gökyüzüne baktığınız zaman geçmişi seyredersiniz de farkında değilsinizdir belki de…
Herşey algılayışa göre değişiyor...
Anlayacağımız o ki zaman, saatimizin gösterdiği dakikalar ve saniyelerden çok ötedir. Bu sebeple zamanın değerini bilmek gerekir, ta ki gerçek bir zaman makinesi üretilene dek...
DİPNOTLAR
1000 yılın değerini: Yıl değerini iki hane olarak programlamış olan bir programcıya sorun.
100 yılın değerini: El değiştirmeye şahit olmuş bir Hong Kong vatandaşına sorun.
70 yılın değerini: Ölmekte olan bir insana sorun.
5 yılın değerini: Bir daha seçilememiş bir milletvekiline sorun.
1 yılın değerini: Sınıfta kalmış bir öğrenciye sorun.
1 ayın değerini: Erken doğum yapmış bir anneye sorun.
1 haftanın değerini: Haftalık bir derginin editörüne sorun.
1 günün değerini: Yevmiyeyle çalışan bir işçiye sorun.
1 saatin değerini: Trafikte sıkışıp kalmış bir şoföre sorun
Yarım saatin değerini: Buluşmak için bekleyen sevgililere sorun.
1 dakikanın değerini: Uçağını kaçıran adama sorun.
1 saniyenin değerini: Olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan yarışmacıya sorun.
1 milisaniyenin değerini: Şehri karanlığa gömen bir elektrik mühendisine sorun.
1 femtosaniyenin değerini: Nobel Ödülü kazanmış fizikçiye sorun.
GERÇEK ESNEK VE KAOTİKTİR
Aslında içinde bulunduğumuz gerçeklik zaman yolcuları tarafından binlerce kez değiştirilmiş orijinal gerçekliğin çarpıtılmış bir hali olabilir. İnsan anıları ve belleği de zaman ve uzay matriksinin bir parçası olduğu için zamanın içindeki insan bu değişikliği asla fark edemez! Bize sanki geçmiş hep aynı geçmiş gibi gelir.Ama 'gerçek' görmek istemeyeceğiniz kadar esnek, kaotik ve plastiksi bir yapıdır. Sonsuz geçmiş ve gelecek birbiriyle girift bir bağlantı içerisindedir. Geçmiş ve gelecek iç içe frekanslar halinde yaşanır. Geçmiştekiler bizi kendi "şimdi"lerinden algılayabilecekleri gibi biz de şimdiden geleceğe ait görüntü, ses ve bilgileri yakalayabiliriz.
HAREKET YOKSA ZAMAN YOK!
Aristo'ya göre kaba bir tanımla sadece şekil ve maddenin karışımı olan şeylerin var olduğu söylenebilir. Geri kalan her şey bunlara atfedilen niteliklerdir. Zaman bir cismin (mesela bir saatin ya da yıldızların) hareketleri ile tanımlanır daha doğrusu bu "hareketlerin sayısıdır zaman". Bununla birlikte hareket cisimlerin bir niteliğidir. Öyleyse zaman da cisimlerin bir niteliği olmalıdır. Yani bir uzayda cisim yoksa orada hareketten bahsedilemeyeceği gibi zamandan da bahsedilemez. Plotinus bu tanıma pek çok bakımdan karşı çıkar. Herşeyden önce ona göre zaman bir sayı sırası değildir; ancak sayılarla "numaralanan" şeydir. İkinci olarak ona göre zaman harekete değil, hareket zamana ihtiyaç duyar. Çünkü hareket bir cismin sürekli bir "anlar serisi" içinde sürekli bir noktalar serisinde bulunmasıyla gerçekleşir. Yani Plotinus'a göre cisimler dursa bile zaman akmaya devam eder, hareket de durgunluk da zaman içinde yer alan şeylerdir fakat zaman hiç birşey içinde yer almaz. Esasında Aristotales de tanımındaki bir eksikliğin farkındadır ve şöyle yazar: "Zamanı hareketle ölçüyoruz ve hareketi de zamanla..."
“Zaman” dediğimiz (Einstein’ın 4. boyut adını taktığı) kavram, tamamen enerji - madde ve mekân üçlüsüne bağlı bir gelişimdir; madde - enerji - mekân sistemleri sabit, değişmez kalırlarsa, zaman diye bir şey oluşmuyor.
Atlantik üzerinde deniz aşırı bir uçak yolculuğu yapan bir yolcu o sırada uçakta olmayan diğer yolculara göre 10 nanosaniye kadar daha gençleşmiş olmaktadır. Buna göre biz dünyada 1 yıl yaşarken uzayın herhangi bir yerinde 10 tane milenyum yaşanıyor (10 bin yıl) olabilir. İşte Einstein’in izafiyet teorisi bu şekilde özetlenebilir.
BİR GÜN KAÇ SAATTİR?
Zamanın uzayın farklı yerlerinde farklı olabileceğini biliyoruz. Ancak bu dünyamızın herhangi iki noktası için de geçerli olabilirdi. Şöyle ki; biz dünyanın dönüşünü 24 saat dediğimiz bir zaman diliminde tamamladığını biliyoruz ve buna tam bir gün diyoruz. En az lise derecesindeki her öğrenci bilir ki YOL= HIZ x ZAMAN denklemi geçerlidir (X=V.t). Bir gün dediğimiz zaman dilimi ise dünyanın kendi ekseni etrafında katettiği mesafeyi aldığı zaman dilimine eşittir. Ancak yine biliyoruz ki, dünyada kutuplardaki bir nokta ile ekvatordaki bir noktanın çizgisel olarak hızları birbirinden farklıdır, bu değer kutuplarda daha yavaştır. Yani denklemde "HIZ" değeri değişkenlik göstermekte, örneğin kutuplarda azalmaktadır. Denkleme göre bu durumda kutuplarda bir günün 24 saatten daha uzun olması gerekmektedir. Çünkü aynı mesafeyi daha yavaş bir hızla alacaktır. Ancak biliyoruz ki gün her yerde 24 saattir. Neden mi? Çünkü denklemdeki HIZ değeri değişirken YOL değeri de sabit kalmamaktadır. Çünkü kutuplardaki bir noktanın tam bir dönüşte çizdiği dairesel yol, ekvatordakinden daha azdır. Dolayısıyla hız azalırken alınan yol da azaldığından tam bir dönüş yine 24 saatte gerçekleşmektedir. Ne kadar harika değil mi?
Düşünsenize bu durumda dünyanın kuzey yarısı daha hızlı güney yarısı da daha yavaş dönen devasa iki motor tarafından döndürülüyor olsaydı, bu durumda gün değerleri iki yarım kürede farklı olacaktı. Bir şekilde, herhangi bir iç ve dış etkenle dünyayı hızlandırsak gün dediğimiz mefhum kısalacak, yavaşlatsak uzayacaktır. Sözgelimi dünyanın dönüşünü ters yöne çevirsek bu sefer de gece ile gündüz sırası değişecektir. İşte zaman dediğimiz şey böyle birşey...
Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!
« Önceki ::
Son Yazılarım
- Karanlık uçurum
- Dert etme
- Çölde gece
- Aşk insanlar gibi
- Kafaya tek kurşun
- Miras
- Bir erkek bir kadını sevdiğinde
- Gülüyorum
- Antikacı
- GÜNEŞE GİDEN YOL
- GÜNEŞE GİDEN YOL
- Herkes kendi dünyasının kâşifidir
- www.umutyavuz.com
- Tuluyhan Uğurlu ile yaptığım röportaj
- Mesut Uçakan'la yaptığım röportaj
- Soner Arıca ile yaptığım röportaj
- Levent Yüksel ile yaptığım röportaj
- Hayret doğrusu!
- Bu dökülen son kan mı olacak?
- Genç Yaklaşım'la henüz tanışmadınız mı?
- TSK'ya muhtıra gibi cevap!
- Şaşırtıcı rakamlar!
- Endişe etmeyin, tasalanmayın!
- Lavanta kokulu geceleriyle Girne
- Demokrasi Kahvehanesi ve Kıbrıs'ın diğer yüzü
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- hbasak
- mansur
- tugbasehri
- beyazkedim
- gezimanya
- aceba35
- figoltx
- benhaladeliyim
- saclariyagmurlukiz
- mutadize
- moviemaker
- beatifulroses
- tugbakbeyinan
- gökben dıvarcı
- zeguimco
- balnihat
- deligece
- albanian4ever
- yinebirgulnihall
- bedish
- koookle
- ihvaninur
- aceba20
- huzundenizi
- akakus

