GÜNEŞE GİDEN YOL

21/8/2007 · Kategori: Hikayelerim

Her şeyin bir vakti var! (2)

Seyyah çıktığı yolda ilk menziline vardığı zaman şafak henüz sökmek üzereydi. Güneşin ilk ışınlarının dünyaya ulaşmasına tam sekiz dakika kala şehrin orta yerinde yükselen yeşil kubbenin önüne ulaştı.

Konya’da şehre hakim olan çorak sarı rengin hasret kaldığı yeşil renk sanki bu kubbedeki ışıltıyla gideriliyordu. “Gel” sesleri bu noktada merkezileşmiş ve kavisler alarak yükseliyor gibi bir his doldu içine… Burada soluklandı. Heybesini açtı, kalem ve kâğıdını çıkardı, şu mısraları yazdı:

Sarı yolları aşarak,
Yeşil kubbeyi sardın…
Karanlığı yırtarak;
Ey yolcu,
Sonsuz güneşe vardın.

Bu esnada güneşin ilk ışıkları vurdu kubbenin en üst kısmına. Gözleri kamaştıran bir şekilde ışın haleleri bir doğuya, bir batıya, bir kuzeye, bir güneye, aşağıya ve yukarıya, kısaca bütün cihetlere yayıldı. Şehre varalı sekiz dakika olmuştu ve güneş nihayet doğmuştu. Seyyah sorularla dolu zihnini bu yeşil ve rahat kubbenin gölgesine yaslayarak, onun gözleri yormayan ışığından istifade etmek istedi birden. Sesler kesilmiş; şimdi yerini esrarengiz bir sessizliğin, kulakları sağır eden gürültüsüne bırakmıştı. Susan her şey, bir şeyleri haykırıyordu. Seyyah ilk defa böyle bir hisse kapılmıştı. Sükutun deli eden uğultusunu bundan sonra çok defalar daha dinleyecekti ama o şimdilik bunun farkında değildi tabii ki…

Şimdi kulak kesilmişti adeta. Söylenmeyeni işitmek için kulak kâfi gelmezdi belki ama o; gözünün önünden akıp giden levhalardan kendisine iletilmek istenen mesajı anlamıştı aslında.

Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş,
Dünle beraber gitti cancağızım;
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Geleli az olmuşken gidişine emareler bulmak rahatsız etti seyyahı ama durmak yaraşmazdı eğer gitme vakti gelmişse… Lakin yorgundu ve dinlenmesi gerekiyordu. Dergahın kuytu bir yerine oturdu. Şimdi etrafına sakince bakınmakla meşguldü. Derken biri yanına yaklaştı. Bu derviş görünümlü kişi sessizce:

- Elimde bir harita ile bir kitapçık var, 10 liraya veririm.

Dedi ve elindekileri seyyahımıza uzattı. Seyyah hiç tereddüt etmeden kendisine uzatılanları aldı ve ücretini verdi. Derviş parayı beline monte ettiği keseye attı ve hafif ağır aksak bir yürüyüşle dergâhtan çıktı.

Seyyah elindekilere bakadursun biz bu dervişi takip edelim. Dergâhtan çıkan derviş kılıklı adam birkaç metre yürüdükten sonra yürüyüşü düzelmiş gibi hızlanmaya başladı. Daha sonra öyle hızlandı ki koşmaya başladığı bile söylenebilir… Bu esrarengiz adam ilk bakışta derviş kılığına girmiş sıradan bir işportacı gibi görünebilir ama esasında böyle değildi. Demin seyyahtan aldığı parayı karşısına çıkan ilk fakire verip, yoluna devam etti. Şehrin güneyine doğru gidiyordu. Öyle hızlı hareket ediyordu ki sanki kaçıyor yahut bir yere yetişme telaşı içinde gibiydi. Sabahın o saatinde elinde bir harita ve kitapçıkla ortaya çıkıp, sonra da bu kadar hızlıca ortadan kaybolmaya çalışması şaşılacak şeydi doğrusu. Derken bir araca atladığı görüldü, nitekim bu araç da hızlıca şehri terk edecekti bir süre sonra. Bu durumu daha da garipleştiriyordu lakin biz seyyahı bıraktığımız yere dönmeliyiz…

Seyyah şimdi dergâhta oturmuş bu haritayla kitapçığa göz gezdiriyordu. Dergâh sabahın ilk ışıkları olması hasebiyle pek bir tenhaydı. Dilenciler bile daha güne başlamamışken bu az evvelki işportacının varlığı seyyahı pek şaşırtmamıştı yine de…

Harita demiştik. Bir seyyahın en çok ilgi duyacağı şeylerden biri de haritalardır haliyle. Şimdi harıl harıl bu haritayı inceliyordu seyyah. Elindeki harita dünya üzerinde kurulu bulunan Mevlevi dergâhlarını gösteren ve Avrupa ve Asya’yı kapsayan bir haritaydı. Mevlevihanelerin bulunduğu merkezlere özel işaretler konulmuş bir de ufak açıklamalar ve notlar düşülmüştü… Kitapçık ise bu dergâhın kurucusu Hazreti Mevlana’nın hayatı ve Mesnevi’sinden seçme pasajlardan ibaretti.

Seyyah bu ikisini de heybesinin içine özenle yerleştirdi. Kafasında bazı şimşekler çakmak üzereydi. Şimdi henüz gelmişken terk etmek üzere olduğunu hissettiği bu kutsal mekânda biraz düşüncelere dalmak zamanıydı belki de… Bir seyyahın, yol almadığı zamanlarda, hareket edeceği zaman ihtiyacı olacak aksiyonu ve enerjiyi depolaması gerekiyordu… Bu fiziksel olduğu kadar ruhsal bir enerjiydi aynı zamanda. Tıpkı bir oku fırlatmak için yayın gerilmesi gibi…

Bu sebeple oturup dinlenirken kendisine gerekecek fikirsel gerilime ulaşma ihtiyacı hissediyordu seyyah şimdi.

Notlarını karıştırdı… Nur, evrenin ötesi, güneş, ışık olmak… Hep bu duygu gerilimleriyle buralara varmıştı… Gideceği yeri bilmeden yola çıkmış ve ne hafakanlarla yol almıştı… Acaba kimi dinlemeliydi, neye güvenmeliydi. Doğru yol gösterici güneş miydi, pusula mı yoksa hisleri mi? İşittikleri mi, gördükleri mi? Bildikleri mi, öğrendikleri mi yahut henüz hiç bilmedikleri mi?

Yaşadığı hiçbir şeyin anlamsız ve boşuna olmadığından emindi. Geldiği noktanın gitmesi gereken nokta üzerinde sadece bir menzil olduğunu hem hislerinden, hem elindeki haritadan, hem de şimdi yanına gelen ve “Kalkın! Vakit henüz gelmedi” diyen görevliden anlıyordu..

Evet saatlerin ilerlemesiyle oraya gelen dergah görevlisi, ziyaret saatinin henüz gelmediğini anlatmak istiyordu bu sözleriyle.

Vaktin henüz gelmemiş olması, hiç gelmeyeceği anlamına gelmezdi ya!

Zaman gitme zamanı, oturup, eğleşme zamanı değil
Nur arıyorsan, güneşe pervane olmalı, gölgeye değil
Kalp bu yolda hakikate pencere, akıl ise burak!
Ne bu durduğum yer, ne de gitmediklerim durak!

Son olarak not defterine bunları yazdı ve orayı terk etmek üzere toparlanmaya başladı. Şimdi nereye gideceğini biliyordu sanki. Bilhassa biz esrarengiz dervişin peşine düştüğümüz sırada yaşadığı bazı garip haller ve okuduğu satırlar ve sonrasında yaşananlar, şimdi içinde yer edinen hisleri oldukça kuvvetlendirmişti.

Karar verdi biraz daha burada oyalanıp bu dergâhta yolculuğu ile ilgili daha detaylı bilgiler toplayacak ve sonra da hiç vakit kaybetmeden haritadaki ilk durağına gidecekti…

Nitekim öyle yaptı ve gerçekten çok mühim bilgiler elde etti.

Bunlar neler miydi?

Dilerseniz hem bunları hem de seyyahın ikinci durağında yaşayacaklarını bir sonraki bölümde anlatalım…

-Devam edecek-

Yorum (1) Yorum yaz!

GÜNEŞE GİDEN YOL

21/8/2007 · Kategori: Hikayelerim

Hiçbir şey boşuna değil! (1)
 

Bu bir seyyahın hikâyesi. Heybesinden çıkan notlar arasında bulunmuş. Kafasında çakan şimşeklerin peşinden kilometrelerce yol alan bu seyyah kâh oraya kâh buraya dolanıp durmuş. Şüphesiz aradığı bir şey varmış. Şüpheyle çıkmış yola, şüpheyle yol almış.

Her şeyden şüphe etse de şüphe etmekte olduğu için kendi varlığından şüphe edememiş. Soruları öyle çokmuş ki, cevapları bulmak için dünyayı dolanması gerekmiş. Hem aklını, hem vicdanını, hem kalbini tatmin edecek şeyin peşine düşmüş. Kendini keşfetme yolculuğuna önce dünyayı keşfederek başlamak istemiş. Kendi varlığını yaşadığı dünyanın varlığından gayrı göremiyormuş. 30 milyar ışık yılı genişliğindeki kâinatın bir yerinde, 100 bin ışık yılı eninde yer kaplayan Samanyolu’nun içinde, güneş sisteminin bir parçası olan dünyada yaşıyordu ne de olsa. Sürekli genişleyen evrenin hızına ışık kadar hızlı olsa yetişmesi için 30 milyar yıl yol alması gerekiyordu. Ama bilmesi gerektiğini hissetti birden. Kâinatta ne vardı? Bu kadar hızla nereye gidiyorlardı?

Dünyanın üzerine binmiş gidiyordu. Evrenin yaşına oranla bir an denilebilecek bir ömür sürecekti topu topu. Şimdiden çoğunu harcamıştı bile bu anın. Ama neden böyle sorulara muhatap oluyordu? Bu da bir soru değil miydi…!

Acaba daha ne kadar zamanı vardı? Ne kadarını keşfedebilirdi ki kâinatın? Düşündü de, dünyayı bile keşfetmeye yetmezdi bu zaman. Öyleyse, ya zamanı durdurmalıydı ya da ışık kadar hızlı yol almalıydı. Bu hızla en azından dünyanın tamamını kolayca keşfedebilirdi.
Işık kadar hızlı olmak için yine ışık olmak gerekirdi değil mi? İçine hapsolduğu madde duvarı yüksek hızlarda, dağılmaya mahkûmdu çünkü. Biraz fizik bilen herkes bunu kolaylıkla tahmin edebilirdi.

Bir seyyah için vakit darlığı ne kadar acıydı. Bir kâşif için ne büyük bir handikaptı bu. Gidecek yol çok, vakit dar ve binek yavaştı…

Işık üzerine düşünürken ilk kez aklına Nur kelimesi geldi. Nur da ışıktı, hem de kelimeye daha fizikötesi bir anlam yüklüyordu. “Bir seyyah not defterine hep bir şeyler karalamalı ki, seyahatinden açığa çıkan ilhamlar gelip geçici sözler olarak kalmasın.” Bilgece sözler söylemeye bayılırdı…

Nur kelimesini not etti defterine. O kelimede bir sır olduğunu sezinlemişti. Sezgilere güvenmek konusunda temkinliydi gerçi. Ama onları göz ardı da edemezdi. Bilinç altından bilincine yansıyan bu kelime büsbütün anlamsız olamazdı ya.

Bilinçten bahis açılınca canı sıkıldı birden. Kontrolü dışında bir şeyler olması hep tedirgin ederdi seyyahı. Bilinç altı yahut bilinç dışı veya sezgileri, ilhamları… (adları her neyse bunların) acaba onu yanıltıyor olabilirler miydi?

Birden sakin olması gerektiğini düşündü. Sürekli sorular sorması, kaygı duyması boşuna değildi. Bunlar ona hep umut verirdi. Sonunda karar verdi: “Hiçbir şey boşuna değil!”

Evet! Her şeyin bir anlamı olmalıydı. Anlamsız görülen şeyleri bile kendisi anlamlandırmalıydı yahut altlarında yatan manayı keşfetmeliydi. Madem bir kâşifti o ve bir seyyahtı bundan usanmak olmazdı.

Doğru hareket etmek için bütün alıcılarını maksimum düzeyde harekete geçirmesi gerektiğini düşündü. Duyuları vardı, görüyor, işitiyor, dokunuyor, tadıyor, kokluyordu… Hissediyordu bir de, algılıyor, idrak ediyor, yorumluyordu bunları. Nasıl yaptığı önemliydi belki ama nasıldan ziyade önce nedenlerini sorgulamalıydı. Evet! Şimdi her yere kulak kesilmişti. En ufak bir sesi bile duymazdan gelmemeliydi. Gözlerini dört açtı, önce yere, sonra semaya uzandı bakışları…

Semaya bakarken şöyle bir dalıverdi istemsizce. “Ben nereye bakıyorum?” diye sordu kendi kendine… Geçmişe baktığını fark etti birden. Gece bütün ihtişamıyla göz kırparken kendisine, hiç de antika bir eser gibi görünmüyordu halbuki..

Proksima’ydı en yakın yıldızın adı. Latince “yakındaki” anlamına geliyordu. Halbuki ışık olsa 4 yıldan fazla sürerdi ona ulaşması. Güneşin de bir yıldız olduğunu biliyordu ama o bizim güneşimizdi işte. Onu herhangi bir yıldız gibi çağırmak hoşuna gitmiyordu. “O benim güneşim, yıldız değil. En yakın yıldız Proksima” dedi…

Güneş’e ise ışık olsa 8 dakikada ulaşabilirdi. Lakin bunu yapamayacağını biliyordu. Maddeden örülü bedeni güneşe dayanamazdı. “Işık olsam belki…” diyordu.

Güneşi düşündü yine. Milyarlarca yıldır her gün muntazaman doğup batıyordu. Hayatın en önemli kaynaklarından biriydi. Halbuki evrendeki 200 milyar kere 200 milyar yıldızdan sadece bir tanesiydi. Ama insanlık için ve dünya için anlamı kâinat kadar büyüktü. Dünyanın güneş etrafında dönmesi boşuna değildi ya!

Tekrar yıldızlara ve semaya çevrildi dikkati. “Nereye bakıyordum?” diye yeniden sordu. Hatırladı demin düşündüklerini. Geçmişin bütün hazinelerini izlediği hissine kapıldı. O ilk çıkış noktasına mı bakıyordu? Bütün bunların başladığı o ilk patlama noktasına… Ve o günden bu güne gelen bazı yıldızların onlarca, yüzlerce, binlerce hatta yüz binlerce yıl önceki hallerine… Biraz daha bakışlarını derinleştirse ilk patlamayı görebilir miydi acaba?

Her geçen an, o ilk noktadan hızlıca uzaklaşıyor olsa da, hayalen hiç de uzak gelmemişti şimdi. Zaman ne garip bir şeydi böyle? Çıplak gözlerle maziyi görebilmek tüyler ürpertici değil miydi? Bir an zaman ve mekân düzleminde çok büyüdüğünü hissetti. Acaba zamana hükmedebilir miydi? Geçmişi görebiliyorsa eğer, onunla ilişki de kurabilirdi pek tabii…

Fizikî sınırlar buna elverişli değildi belki ama fizik ötesi diye bir şey varsa bu orada mümkün olabilirdi belki. Birden gülümsedi. Einstein geldi aklına. “Hay Allah” dedi “İnsan boyundan ne kadar büyük işlere kalkışıyor böyle. Kolu bir metre öteye ulaşamazken, gözünü evrenin ötelerine dikiyor”

Birden duruldu... Neden evrenin ötesi olduğunu düşünmüştü ki? Zihninde (ya da İdealar dünyasında) var olan bu şeyin gerçekte de var olması gerektiği doğru ise, evren ötesi var olabilir miydi? İyi de eğer yoksa neden oraya gitmenin yollarını arasın ki!

“İdealar haaa!” diye bağırdı. “Yok daha neler! Hayal desene şuna sen!” diye de öfkeli bir şekilde ekledi.

Ama not defterine bir şeyler daha yazmadan edemedi: “Evrenin ötesi”…
 

***
 

Seyyah yol almaya niyet ettiği anda yolculuğu başlar. Nitekim o da epey bir yol almıştı. Şimdi gideceği yeri bilmiyordu gerçi ama duyuları oldukça kuvvetliydi.

Derken kulağına uzaklardan bir çağrı ulaştı. “Gel, gel” diyordu bu çağrı… Neden bunca asır uzaktan gelen bu nidayı işittiğinde hemencecik oraya yönelmişti ki!

Yoksa sekiz yüz ışık yılı uzaktaki bir yıldızdan mı geliyordu bu ses?

Her neyse!

İçinden bir his ona çok önemli sırlar verileceğini fısıldıyordu. Fısıltılar, sayhalara döndü ardından. “Gel, gel” sesleri arttıkça arttı.

Gizem dolu bir seyahat başlıyordu artık… Kim bilir nerelere gidecekti… Ve gittiği yerlerde nelerle karşılaşacaktı…
Heybesini sırtına, aklını başına, hislerini kalbine yüklenip koşmaya başladı. Işık kadar hızlı gidemiyordu belki ama “Nur” olabilme niyetiyle çıkmıştı yola. Yola bir kere çıktı mı seyyah, geri dönemezdi asla… Dönmeyecekti de!
Bu ve başka hislerle ilk menzile vardı. Şimdi önünde durduğu belde Konya’ydı…
                                                -Devam Edecek-

Yorum (yok) Yorum yaz!

UMUT (Bir hayat hikayesi) -Son-

7/3/2007 · Kategori: Hikayelerim

Gülperi adamın elleri arasında tir tir titriyor. Bir kelime bile edemiyordu artık. Adam: "Sizi uzun süredir izliyorum. Haliniz bana çok garip geldi. Çok üzgün olduğunuz belliydi. Ama böyle bir niyetiniz olduğunu son ana kadar anlayamadım. Sahi hanımefendi sizin gibi genç ve güzel bir kadın neden hayatına son vermek ister ki! Şaşılacak şey doğrusu." dedi.
Adamın güven veren, cana yakın ve insanı rahatlatan bir sesi ve konuşma tarzı vardı. Gülperi az da olsa rahatlamıştı. Bu adama kendini yakın hissetmişti. Ancak kendisini engellediği için ondan nefret ediyor ve çok sert bakışlarla adamı süzüyordu. Adam bunun farkına varmakta gecikmedi. "Bana öyle bakmayın lütfen. Sizi engellediğim için bana teşekkür etmelisiniz. Yaşamak çok güzel, bana inanın" dedi. Gülperi kısık, sinirli ve çekingen bir sesle:

-Yaşamak için bir sebebim yok.
-Oh, aman Allahım. Güzel bayan! Yapmayın Allah aşkına. Herkesin yaşamak için bir sebebi vardır.
Adam gerçekten şaşırmıştı. Hiç yapmacık davranmıyordu. O klasik teselli ve ikna çabalarını göstermiyordu. Gerçekten candan, içten bir şekilde ona bakıyor ve acısını paylaşmak istiyordu.

- Hadi anlatın, nedir derdiniz? dedi adam.
Gülperi adamın bakışlarından aldığı güven ile tıpkı tam o anda yağmurun onların üzerine boşaldığı gibi adama içini boşaltmaya başladı. Ne olup bittiyse, her şeyi anlattı. Hiç durmadan, şuursuzca, ağlayarak her şeyi anlattı. Sanki adama anlatmıyordu. Sanki ırmağa döküyordu içini. Zaten hep o yana bakıyor ve rahatlıyordu. Adam da yağan yağmura aldırmayarak, sakin ve acınaklı gözlerle onu dinliyordu. Arada bir başını acı acı sallıyor ve kadının hüznüne ortak oluyordu. Gülperi, sözleri bitince adamın yüzüne baktı ve şimdi anlıyorsunuzdur dercesine başını eğdi. Adam:

Bakın güzel bayan, sizi anlıyorum çok acı çekmişsiniz. Ama hiçbir şey evet hiçbir şey hayata son vermeyi gerektirmez. Hem sözlerinizden inanç dolu olduğunuz anlaşılıyor. İntihar bir isyandır. Siz isyankar olamazsınız. Evet, isyan etmeyecek kadar asil bir ruhunuz var anlaşılan. Bakın, güzel günler de acılar da insanlar içindir. Acılar ruhumuzu terbiye eder. Sonunda mükemmelliğe ulaşır ve hayata hazır hale geliriz. Siz henüz genç yaşınıza rağmen gayet olgun ve kemale ermiş bir durumdasınız. Ruhunuz erdemlerle donatılmış. Kendinize yazık etmeyin. Elbet karşınıza sizi hayata bağlayacak şeyler çıkacak ve yeniden mutlu olacaksınız. Bana inanın hanımefendi.
Gülperi aslında çok rahatlamıştı. Ancak adamın daha kendisini tanıyalı yarım saat olmadan kendi hakkında bu kadar yorum yapmasına kızmış ve samimi bulmamıştı. Üstelik daha az önce hayatına son verecekken şimdi oturmuş bu adamla felsefe yapmaktaydı. Kendine çok kızdı. Adama da tabi ki. Gitmeye karar verdi. Kısık ve aceleci bir sesle "İyi günler" dedi ve zıplar gibi yerinden kalkarak adamın yanından uzaklaştı. Adam arkasından: "Durun! Durun! Lütfen bekleyin bir dakika" diye bağırdıysa da fayda vermedi. Sonra içinden "Ne garip bir kadın, umarım tekrar bir delilik yapmaz" diye söylendi. İçinde, güzel bir iş yapmış olmanın huzuruyla ırmağa doğru yönelip uzaklara baktı ve kadını düşündü.
Gülperi biraz sakinleşmişti. Adamın yanından ta meyve bahçelerine gelene kadar koşmuş, yorulmuştu. Bir portakal ağacının altına oturdu. Adamın sözleri kulağında çınlıyordu. Kimdi? Nereden çıkmıştı bu adam böyle? Hayatını kurtaran bu adamın daha adını bile bilmiyordu. Gülperi sanki az önce intihar etmeye yeltenen kendisi değilmiş gibi türlü türlü şeyler düşünüyor, aklına hiç intihar etmeye kalkıştığı gelmiyordu artık. Sessiz sessiz düşüncelere dalmıştı. Derken sessizliği bir inleme bozdu.
Gülperi ayağa kalktı ve sesin geldiği yöne doğru birkaç adım atmıştı ki yerde inleyenin bu meyve bahçesinin sahibi yaşlı adam olduğunu anladı. Koşarak adamın yanına vardı. Adamcağız yerde can çekişiyordu. Anlaşılan kalp krizi geçirmekteydi. Küfe ile portakal taşırken kriz gelmiş ve olduğu yere yığılmıştı. Adamcağızın önceden de kalbinden şikayetleri oluyor, Gülperi'ye dert yakınıyordu. Zavallının hiç kimsesi yoktu. O yüzden Gülperi'yi kızı gibi severdi. Gülperi zorlansa da adamı yerinden kaldırdı ve acele ile taksi çağırarak en yakın doktora götürdü. Adamı kliniğe geçirip muayene ettiler. Tam zamanında getirilmişti. Hemen acil müdahale yapılmış ve adam yeniden hayata döndürülmüştü.
Gülperi muayenehanenin önünde tedirgin bir şekilde bekliyordu. Bu arada kapı açıldı. Doktor dışarı çıktı. Bunun üzerine Gülperi birden doğruldu ve heyecanla bir adım geri attı.

- Siz, siz...Aman Allah"ım gözlerime inanamıyorum.
Doktor da çok şaşırmış, ayakta iki kolu yanlara doğru açık bir vaziyette gülümseyerek Gülperi'ye bakıyordu. Yanına yaklaştı. Bu Gülperi'nin intihar etmesine engel olan ve onu kurtaran adamın ta kendisiydi.

- Merak etmeyin güzel bayan. Yaşlı adam şimdi çok iyi. Biraz geç kalsanız, o adamcağızın kurtulma şansı olmazdı. Sizi, Allah göndermiş oraya. Size demiştim yaşamanız gerek diye. Bakın sizin hayatta olmanız bir başkasının da hayatını kurtarmanıza sebep oldu. Bu yaşamak için iyi bir sebep değil mi? Hı, ne dersiniz?

Gülperi çok şaşkındı. Bu hiç aklına gelmemişti. Gerçekten de eğer o sırada bahçede olmasaydı zavallı adamcağız oracıkta can çekişerek ölecek ve kimsesiz olduğu için günlerce kimse onu bulmayacaktı. Kader ağlarını nasıl da örmüştü böyle.
Bu duygular içindeyken Gülperi birden kendini kötü hissetmeye başladı. Başı dönüyordu. Zaten iyice sararmıştı. Fena oldu ve kendini doktorun kollarına bırakıverdi. Bayılmıştı. Doktor hemen onu da muayenehaneye aldı.
Gülperi, Doktor Beyi başında durmuş bir kağıda bir şeyler yazıyor halde buldu:
-Ne oldu? Ne oldu bana? Doktor söyleyin ne olur.
-Durun hanımefendi. Sakin olun. Çok güzel şeyler oldu.

Doktorun bu sözü Gülperi'yi rahatlattı. Zira kötü bir şeyler olduğunu sanmıştı.
-Nedir? Diyebildi.
-Bir hediye bu. Allah'tan gönderilen bir hediye. Bir anı. Eşinizden kalan bir hatıra. Yaşamak için müthiş bir sebep, hayatta kalmaya değer bir neden. Sizi hayata bağlayacak bir umut ışığı.
Evet, Gülperi hamileydi. Nasıl olmuştu da farkına varamamıştı. Aman Ya Rabbi! Ya intihar etseydi... Allah'a binlerce şükrederek o günü geçirdi.
Gülperi yedi ay sonra çocuğunu doğurdu. Adını Umut koydular. Bir erkek çocuğuydu.
Bir ilkbahar sabahı kuş cıvıltıları arasında üç kişi ağaçlıklı yoldan inerek, parktan geçerek ve meyve bahçelerinden meyve kopararak ırmağa geldiler. Umut içinde ve Umut'la birlikte ırmağa umutlarını ve hayallerini anlatan bu üç kişi Gülperi, Doktor bey ve Umut'tan başkası değildi.
Gülperi ve Doktor Yusuf Bey evlenmişlerdi. Yusuf hayatını kurtardığı anne ve çocuğu canından çok seviyordu.
Irmak tıpkı hayat gibi akıyordu. Kimine umut getiriyor, kimininkini de götürüyor. Cıvıl cıvıl bir ilkbahar sabahı üç kişi, dupduru ve berrak ırmağın kıyısında yeni ufuklara göz dikmiş, gülümsüyorlardı...


                                                            - SON -

Yorum (4) Yorum yaz!

UMUT (Bir hayat hikayesi) -2-

6/3/2007 · Kategori: Hikayelerim

 

Haluk Bey gecenin bir yarısı gelen telefon üzerine aceleyle evden çıkmıştı. Şehrin uzak bir tarafında çok acil bir hasta vardı ve hemen yetişmezse belki de hastayı kaybedeceklerdi. Bu sebeple arabayı hızlı kullanmış, o gece de çiseleyen yağmur yüzünden yollar ıslanmıştı. Gerisi malum...
Gülperi hayatta kalan tek dayanağı ve onsuz var olamayacağına inandığı Haluk'u da kaybetmişti. Bu da onun hayatının üçüncü hazan devresiydi. Hazan kelimesi hüzünden mi türemiştir bilinmez ama, bahar da, hazan da Gülperi'ye hep aynı hüznü getiriyordu.
O gün bu gündür Gülperi hiçbir şey yemeden, içmeden ahşap evin penceresinden sokağa bakıyor ve biteviye ağlıyordu. Artık onun için hiçbir şeyin anlamı yoktu. Bu koca şehirde yapayalnızdı. Daha geleli iki ay olmuştu. Her şey öylesine yabancı ve öylesine garipti ki onun için. Üstelik hazan da gelmiş ve onun hüznüne hüzün katmıştı. Bütün umutları şehrin ortasından akan masmavi ırmağın sularıyla birlikte akıp gitmişti adeta. Bu şehirde gittiği bir kaç yerden biriydi orası. Irmağın sularına saatlerce bakar ve ne hayaller kurardı, neler neler düşünürdü orada. Artık ırmağın suları da bulanmıştı, her sene bu mevsimlerde böyle olurdu zaten...
İşte bu bir çift yeşil, asil gözün sahibi Gülperi, yerinden kalktı, gözlerindeki yaşı sildi. Hava soğuktu. Hırkasını abartılı bir özenle giydi. Bu hırkayı büyükannesi örmüştü, bu yüzden çok severdi. Dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Irmağa, yeniden o ırmağa gitmeye karar vermişti. Hareketlerinde belirsiz bir şuursuzluk olmasına rağmen gayet kararlı adımlarla merdivenlerden indi. Lodos esti, üşüdü. Ardından hafif bir yağmur çiselemeye başladı. Gülperi saçakların altından yürüyordu. Islanmamaya büyük özen gösteriyordu. Etrafındaki her şey ona birer karartıdan ibaret geliyordu. Her şey kaba, gelişigüzel görünüyordu ona. Irmağa giden ağaçlıklı yola saptı. Adımlarını yavaş atmaya başladı. Bu yolu çok seviyordu. Her zaman yavaş yavaş yürümeyi severdi. Neden sonra anlaşılmaz bir aceleyle ileri atıldı. Gözlerini yumarak, başını bir sağa bir sola sallayarak, hızlıca koşar adım gitmeye başladı. Sanki, bir şeylerden kaçıyor, bazı şeyleri düşünmemek, görmemek istiyordu. O andan sonra ırmağa adeti olduğu yerden değil de, başka yoldan gitmeye karar verdi. Sevdiği bütün alışkanlıklarını terk ediyordu. Ağaçlıklı yolun sonundaki parkın içinden değil de, etrafından dolaştı. Meyve bahçelerini es geçip ana caddeden yürüdü. Halbuki meyve bahçelerini çok severdi. Her geçişinde mutlaka bir meyve koparıp yerdi. Bahçenin sahibini tanıyordu. Yaşlı bir adamcağızdı ve Gülperi'yi çok severdi. Ona hep meyve gönderirdi. Bu minval üzere ırmağa vardı. Yağmur dinmiş ve ortalığı sessiz, sakin ama kasvetli bir hava kaplamıştı. Irmağın üstünden geçen tahta köprüden yürüdü. Köprünün ortasında durdu. Elini korkuluklara dayadı ve çılgın gibi akan ırmağın bulanık sularına bakmaya başladı. O dakikada pencerenin başında günlerce durduğu hale büründü. Uzun süre öylece durdu. Esen rüzgarın etkisiyle boynundan atkısı düşmüş, başındaki örtü de neredeyse açılmak üzereydi. Ancak hiçbirinin farkında bile değildi. Derken ağzından şu cümle döküldü: "Artık yaşamam için hiçbir sebep kalmadı."
Evet, o metanetli, inanç dolu, asil ruhlu Gülperi, isyan edercesine yakarmış ve hayat karşısında havlu atmıştı. Zihnine belli belirsiz yüzlerce düşünce geliyor, ırmağın sularıyla birlikte akıp gidiyor, sonra zihni de ırmağın suları gibi bulanıyordu. Neden sonra başı dönmeye başladı. Midesi bulanıyordu. Derken kustu. "Soğuktan olacak herhalde" dedi. Artık kendini hazır hissediyordu. Doğruldu. Narin ayaklarını korkuluğun alt basamağına dayadı. Oradan kuvvet alıp kendini sulara bırakacaktı.
Tam o sırada bir el omzundan sıkıca kavradı ve kadını güçlü kollarıyla kendine doğru çekti ve sıkıca tuttu. Gülperi: "Bırakın beni artık yaşamam için bir sebep yok, bırakın" diyebildi.

                                                            -- Devam Edecek --

Yorum (1) Yorum yaz!

UMUT (Bir hayat hikayesi)

6/3/2007 · Kategori: Hikayelerim

 

Bütün eşya acıklı bir hüzne bürünmüş, adeta kara bir yas tutmaktaydı. Sonbahardı, sisli, buğulu ve ürkütücüydü her taraf. Şehrin üstüne bir örtü serilmiş gibi, artık her şey gizlenmişti. O cıvıl cıvıl şehirden eser yoktu. Ağaçların yaprakları birer birer dökülmüş ve geriye kuru dallar kalmıştı. Sararmış yapraklar esen serin rüzgarın etkisiyle bir oraya bir buraya sürükleniyor ve rüzgarın uğuldamasına vokal yaparcasına bu acıklı enstantaneye hışırtılarıyla fon oluşturuyorlardı. Belki de hışırtılarıyla onları sağa sola savuran rüzgara ahüzar ediyorlardı.
Orada, o arnavut kaldırımlı daracık sokakta, köhne, tahtaları kabarmış ahşap evin sokağa bakan ufacık pencerelerinin berisinde, altları torbacıklı, yuvasına kaçmış, feri sönmüş bir çift hüzünlü, asil, yeşil göz öylece sakin ve dingin bir şekilde dışarı bakmaktaydı. Sanki bu gözler bir şeyler arıyormuş gibi hareketleniyor neden sonra vazgeçmiş ve yorulmuşlar gibi yeniden sabitleniyor ve boşluğa dalıp gidiyordu.
Sokaktan geçen hemen hiç kimse olmazdı. Daracıktı, öyle ki iki araba karşılaşsa sığmayacaklar, biri diğerine yol vermek zorunda kalacaktı. Lakin bu tenha ve dar sokakta iki arabanın karşılaştığı hemen hiç vaki olmazdı. Bu muhitte herkesi ve her şeyi derin bir yalnızlık ve garip bir hal kuşatmıştı. O iki gözün sahibini de...
Gülperi 20 yaşında gencecik, asil ruhlu, güzel bir kadındı. Daha, çok küçük yaştayken anne ve babası bir kazada ölmüşler, o da hayatta tek yakını olan büyük annesiyle birlikte yaşamak zorunda kalmıştı. Hayatının ilk devresinde bir gonca gül iken yaşadığı bu acı olay onu menfi etkilemiş ve ruhuna gayri ihtiyari bir dinginlik ve ağlamaklı bir hal katmıştı. Bu hal bakışlarından, tavırlarına kadar her latifesinde belirgindi.
Büyükannesiyle şirin ve küçük bir köyde yaşıyorlardı. Aralarındaki yaş farkına rağmen iki arkadaş gibiydiler. Bu biraz da Gülperi'nin olgunluğundan kaynaklanıyordu. O, hep yaşıtlarından farklı olarak, yetişkinler gibi davranırdı. Hayat onu bu hale getirmişti belki de.
Derken olacak olan oldu... Miadı dolan herkes gibi büyükanne de dünyadaki vazifelerinden terhis tezkeresini alacak ve Gülperi'yi koca dünyada zahiren yalnız ve kimsesiz bırakacaktı. Böylece genç kız daha henüz tomurcuklanmış bir gül iken hayatının ikinci hazanını yaşamıştı. Umutlarını hep ayaz vuruyor ve yeşermeden dökülen çiçekler misali bir dahaki baharın özlemiyle beklemeye başlıyordu. Hep yalancı baharlar mı yaşayacaktı böyle?
Gülperi artık sonsuz bir yas ilan etmiş ve adeta hayata küsmüştü. Bütün bunlar olurken birisi her şeyi değiştirmişti. Bu, Gülperi'nin büyükannesini tedavi eden Doktor Haluk Bey'den başkası değildi. Haluk Bey otuzlu yaşlarda, eli yüzü düzgün, varlıklı sayılabilecek, kibar ve üstelik henüz bekar bir beyefendiydi. Gülperi'nin bu hazin durumunu o da biliyor ve acısını gönülden paylaşıyordu. Çok gerekli olmamasına rağmen sık sık büyükanneyi kontrol etmek bahanesiyle onlara uğrardı. Doktor Haluk Bey Gülperi'yi seviyordu. Büyükanne hayattayken Haluk Bey ile Gülperi'yi birbirlerine çok yakıştırır ve her seferinde bunu dile getirerek onları utandırırdı. Gülperi de Haluk Beyi aileden biri olarak görüyor ve ona sıcak bir muhabbet besliyordu. Sonunda Haluk Bey büyükannenin ölümüyle yalnız kalan Gülperiyi himaye etmek gerektiğini düşünerek ona evlenme teklifi etmişti. Önceleri Gülperi hayata küsmüş olduğundan bu teklifi çok sert karşılamış ve reddetmişti. Hatta Haluk Beyi incitecek sözler dahi sarf etmiş ve daha birçok anlamsız mazeretler öne sürerek konuyu kapattığını sanmıştı. Güya hayatla artık bir bağı yoktu, zaten yaşamak istemiyordu vs...
Haluk Bey bu nazik durumu anlayışla karşılamış ve pek üstelememişti. Aradan zaman geçtikten sonra her yaranın kapandığı gibi bu yara da kapanmış ve Gülperi yalnız yapamayacağının da farkına vararak, Haluk Beyin teklifini kabul etmişti. Böylece büyükannenin arzusu da yerine gelmiş oldu.
Artık her şey değişmiş ve bu yeni çift, geçmişi tamamen silip yeni bir hayata merhaba demek için bu koca şehre taşınmışlardı.
O koca şehir ki, geleni ilk anda vahşetli bir canavarla karşılaşmış kadar korkutur, sonradan olağanüstü cazibesiyle kendine ısındırır, bağlar, aşık eder ve nihayetinde ağına düşürdüğü avını sindire sindire yer, bitirirdi. Yine o koca şehir ki, en büyük aşklar onda yaşanır ve en derin duygular onda saklıdır. Ancak en acıklı hüsranlara ev sahipliği yapan ve barındırdıklarına merhamet etmeyen bir zalim sahip ve bir vefasız yoldaştır bu koca şehir.
Evet iki ay önce Haluk ve Gülperi o şehirdeki, tenha ve dar sokakta bulunan ahşap eve taşınmışlar ve yeni hayatlarına başlangıç yapmışlardı. Yaz mevsiminin insana umut veren ahenkli ortamında, bu şehir onlara büyük haz vermiş ve bütün dertlerini silip süpürmüştü adeta. Gülperi, hayatında ilk defa bu kadar mutlu ve umutluydu belki de. Kendisini koruyan ve kollayan bir eşi ve hatırı sayılır derecede zenginlikleri vardı. Gerçi onun hayata dair planları bambaşka idi ama o böyle de mutlu olunacağına kendini inandırmaya çalışmaktaydı. Öyle ya insan daha ne isterdi ki?!!!
Lakin bu mutluluk uzun sürmedi zira bu mutlu tablo göründüğü kadar gerçekçi değildi. Evet şartlar bunları gerektiriyordu ama insan bir defa ideal ve arzularından taviz vermeye başladı mı, gerçek manada mutlu olması düşünülebilir miydi? Gülperi henüz evlenmeyi düşünmüyor, tam da eğitimine devam etmenin yollarını araştırıyordu ki bu olaylar başına geldi. Kimsesiz kaldığı zamanda imdadına yetişen Haluk Bey ile evlenmek zorunda kalmıştı. Ancak evleneceği kişiye aşık olması gerektiğini düşünüyordu ya kendisi. Duygulara çok ehemmiyet verirdi ya. Böyle bir evlilik elbette onu mutlu etmeyecekti. Üstelik o okuyup öğretmen olacaktı ve çocuklara çocuk olmayı anlatacaktı. Yaşayamadığı şeyleri onlara yaşatacak ve onların nezdinde çocukluğunu yaşayacaktı. Hep bu planlar ile örgülemişti geleceğini ve şimdi bulunduğu durum da neydi? İşte bu sebeplerden ötürü bu yuva üzerinde kara bulutlar dolanmaktaydı.
Haluk Bey aslında tam bir beyefendiydi ama bu biriyle evlenmek için geçer sebep değildi ki. Gülperi ne mi yaptı? Hiçbir şey... O, bu kadere boyun eğdi. Sesini çıkarmadan himayesi altına girdiği bu adama bağladı kendini. Öyle bir paranoya geliştirdi ki, sanki Haluk Bey olmasa ve şimdi onu terk etse dünya başına yıkılacak gibiydi. Öyle ya birkaç sokağı dışında hiçbir yerini bilmediği bu koca şehirde ne yapabilirdi ki tek başına? Ancak kader öyle hesaplıyordu ki her şeyi, bu ikilemi çözümsüz bırakmadı.

 

                                                             -- Devam Edecek --

Yorum (1) Yorum yaz!

Kendi kendini yazdıran hikaye...

23/2/2007 · Kategori: Hikayelerim


Masanın üzerine elini, elinin üzerine de başını yaslamış, diğer elinde ise kalem olduğu üzere bomboş sayfaya öylece bakıyordu. Uzaktan görenler uyuyor olduğunu sanabilirdi. Öylece hareketsizdi yani. Halbuki yaptığı şey önündeki beyaz sayfaya yandan ve boş bakışlarla bakmaktan başka birşey değildi. Neden sonra elindeki kara kalem oynamaya, beyaz sayfa peyderpey kararmaya başlamıştı. Sayfa kararmasına kararıyordu lakin kendi içinde birşeyler de aydınlanıyordu bir yandan.. Zira deminki donuk duruş gitmiş yerini rengarenk hislere ve bu hislerin tezahürleri olan davranışlara, jest ve mimiklere terketmişti. İçinde duyduğu his, yazacak birşeyler bulmanın verdiği heyecan ve tatlı telaş idi belki.
Şimdi muttasıl birşeyler yazıyor, yazdıkça yazacak yeni şeyler kendiliğinden peyda oluyordu. Derken sanki kendisini birinin gözetlediği zannına kapıldı. Odada yalnızdı ve herhangi birinin onu görmesine imkân ve ihtimal yoktu. En azından o öyle zannediyordu. Lakin yine de izlendiği duygusundan kendini alıkoyamadı.
"Evet evet, biri beni gözetliyor sanki" diye söylendi. Defalarca etrafına bakındı. Lakin kimsecikleri göremedi. Yavaş yavaş ürpermeye tedirgin bir hal almaya başlamıştı ki; gözü önündeki sayfaya takıldı.

Ne yazıyordu böyle? Önündeki kara lekeler beyaz sayfaya neler anlatmıştı acaba? Anlaşılan bir hikayeydi bu yazılanlar. Evet ama neyin hikayesi? İlk defa mı yazılıyordu yoksa milyonlarcasından biri miydi sadece? Yazan kimdi, kimi anlatıyordu acaba?
İşte bütün bu soruları saatlerce düşündü. Düşünmekle kalmadı bu düşünce safhalarını da beyaz deftere yazdı bir yandan. Bu arada izlendiği hissi daha şiddetle kendisini sarıyordu. Üstelik artık izlenmekle kalmayıp bir de bütün yaptıklarının bir yerlere not alındığı gibi garip bir düşünceye de kapılmıştı. Düşünmekle kalmadı bunları da yazdı. Düşünen, düşündüren, yazan ve yazılan kimdi acaba?
"Kaç kişi var bu hikayede ve acaba daha kaç kişiye, kaç hakikate gebe?" diye sordu kendi kendine. Ve bu soruyu da geçirdi deftere.

Neden sonra soruların içinden çıkamayacağını anladı. Aklına bütün yazdıklarını baştan sona okumak geldi sonra. Nitekim hemen okumaya başladı. Okudukça şaşırıyor, şaşırdıkça daha bir hayretle okuyordu. Nihayetinde gülümsedi.. Gerçi daha hikaye bitmemişti ve biteceğine de inanmıyodu lakin "Bu hikayeye bir de başlık gerekiyor" diye söylendi. Anlaşılan artık nokta koymak üzereydi. Az sonra, çok düşünmesine gerek kalmadan buldu başlığı ve sayfanın en üstüne yazıverdi: Kendi kendini yazdıran hikaye...

Yorum (yok) Yorum yaz!

Güvercin

18/2/2007 · Kategori: Hikayelerim

Yollar mı daha uzundu yoksa hayat mı? Ya da yeryüzündeki bütün yolları yürümeye yeter miydi hayat? Sorular, sorular...
Cevaplanmadan kalan kaçıncı soruydu bu acaba ve de cevaplanmadan unutulacak kaçıncı soru olacaktı?
"Neyse" dedi derin bir nefes aldıktan sonra. Şimdi adımlarını sıklaştırmanın ve varacağı yere varmanın zamanıydı. Şimdi gitme zamanıydı, düşünmeyi sonraya bırakmalıydı. Öyle ya, giderken düşünürse eğer, gitmekten vazgeçebilirdi. Onun için acele etmekteydi.
Ancak bu yolda da hızlıca yürünemiyorduki! Ne zaman, adımlarını hızlandıracak olsa kayıp düşecek gibi oluyordu.
Tam üç gündür kesintisiz kar yağmaktaydı. Her tarafı kar kaplamıştı ve her taraf bütün kirlerinden arınmışcasına beyaza bürünmüştü. Nasıl ki libas ruhun kirini örtmezdi işte öyle de bu kar -kendisine göre- dünyanın kötülüğünü örtememişti. Dünyayı güzelleştirdiği için kara kızgındı aslında ama kar topu oynama isteği hala mevcuttu içindeki çocukta. Uzun ve siyah bir palto giymişti ve omuzlarının üstüne düşen uzun ve siyah saçları vardı. Sokaklarda yürürken sert bir surat ifadesi takınırdı öyle ki onu gören, birini öldürmeye gittiğini düşünebilirdi. Zaten üstündeki kıyafet de hem esrarengiz hem de ürkütücüydü. Böyle görünmeyi seviyordu, aslında öyle olmamasına rağmen. Kar yığınlarının en çok olduğu yerlere hızlıca vuruyordu adımlarını. Kardan hıncını almak istiyordu sanki. Niye böyle davanıyordu ki? İstemediği şeyleri yapmaktan ve istemediği yerlere gitmekten mi usanmıştı? Belki de....
Bir kanat sesi duyar gibi oldu ansızın. Sol tarafına doğru bakmasıyla beyaz ve zayıf bir güvercinin karı eşelediğini gördü. Zavallı güvercin bütün çabasına rağmen yiyecek birşey bulamamıştı anlaşılan. Belli ki aç idi. Günlerdir kar yağmaktaydı ve bütün yiyecekler karın altında kalmıştı. Güvercine düşen karı eşeleyip rızkını aramak. Durdu ve güvercini dikkatlice izlemeye koyuldu. Sessizce ve kımıldamadan duruyordu güvercini ürkütmemek için.
Kuşun arayışları sonuçsuz kalmış ve sonunda yolun kenarındaki su birikintisine kadar gelmişti. Yer yer birikintiler oluşturmuştu eriyen karlar. Kuş çaresizce bakındı etrafına. Büyük bir tevekkülle su içmeye başladı. Her aldığı yudumda kafasını göğe doğru kaldırıyor ve gülümsüyordu sanki -ya da o öyle sanmıştı- . Kuşu sevindiren her ne idiyse onu üzüyordu. Kuş gülümsedikçe, o ağlıyordu. Sonunda kuş uçtu ama o... O yalnızca duruyor ve ağlıyordu.
Derken gitmesi gerektiği geldi aklına.

-SON-

Yorum (yok) Yorum yaz!

Umutyavuz.com

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım