Tuluyhan Uğurlu ile yaptığım röportaj
14/6/2007 · Kategori: Roportajlarim

Öze dönüş sanatçılardan başlamalı
"Sanatkâr, tarihle bugünü, bugünle yarını hep birlikte görebilen, kucaklayabilen ve sentezleyebilen ama yeni şeyler üretebilen adamdır" diyen Tuluyhan Uğurlu, Türk sanat camiasının kendi öz değerlerine dönmesi gerektiğini vurguladı.
Umut Yavuz (Yeni Asya 25-26 Mart 2004)
Dünyaca ünlü Piyano virtüözü Tuluyhan Uğurlu ile Beylerbeyi'nde sıcak bir kafeterya ortamında bir söyleşi gerçekleştirdik. Tuluyhan Uğurlu mütevazı, cana yakın ve samimi bir Anadolu insanı. Başarılı müzisyen, sahip olduğu öz değerlere bağlılığını hayat tarzına yansıtan ender ünlülerden. Onu Beylerbeyi'nde ya da herhangi bir İstanbul semtinde mütevazı bir kafeteryada çayla simit yerken, sabah saatlerinde çöpçülerle dertleşirken ya da aç kalmış bir sokak köpeğini sokakta şefkatle beslerken görürseniz hiç şaşırmayın. Çünkü o toplumuyla ve değerleriyle barışık bir ünlü. Bir sanatkar. O Tuluyhan Uğurlu…
Gelin hep beraber söyleşelim.
Siz son harika çocuklardandınız. Ailenizin müzikteki başarınızda büyük katkısı ve teşvikleri olduğunu biliyoruz. Acaba Tuluyhan Uğurlu nasıl bir ortamda yetişti?
Bizim evimiz çok enteresan bir evdi. Cuma sohbetleri olurdu bizim evimizde. Babam edebiyatçı olduğu için babamın arkadaşları gelirdi Cuma günleri. Söyleyim size isimlerini. Metin Eloğlu, Edip Cansever, İbrahim Balaban, Oğuz Tansel, Atıf Özgülen, Necip Fazıl Kısakürek vs.. Cuma günlerini iple çekerdim. Çok sevdiğim piyanomu bırakır onları dinlemeye koyulurdum. Hepsinin farklı dünya görüşleri vardı. Ve ne oldu biliyor musunuz? Hepsinin çok doğru söylediği noktaları kafama yazdım. Her insanın her sözü doğru olmayabilir. Önemli olan doğruları almaktır. Ben işte o masanın senteziyim. Okulda öğrenmediğim şeyleri orada öğrendim.
Önce "Go With God" sonra "Kutsal Kitaplardan Ayetler" şimdi de projeleriniz arasında "Mukaddes Doğunun Mabetleri" var. Tuluyhan Uğurlu bunlarla ne anlatmak istiyor bize?
"Go With God" bir İnka atasözüdür. Hani biz birbirimize ayrılırken "Allah'a emanet ol" diyoruz. Onlar da birbirlerine 'Allah ile git' diyorlar, enteresan bir şeydir. Gelelim soruya. Tuluyhan Uğurlu, insanların görüpte görmemezlikten geldiği, duyupta duymamazlıktan geldiği, "Es geçelim yahu, bu şimdi yeni kurulan dünyada bizim pek işimize yaramayan şeylerdir" dediği olguların üzerine basa basa, onlarsız hiçbir şekilde hiçbir yere varılamayacağını ifade ediyor. Tarihini, kültürünü, inançlarını bilmeyen bir bireyin dünyayla entegrasyonunun, kainatla entegrasyonunun mümkün olamayacağının mesajını vermek istiyorum. Tuluyhan Uğurlu'nun asıl amacı bu. Yöresinin, etrafındaki kişilerin, etrafındaki inançların, etrafındaki hayatın, kendi evinin içindekilerin farkında olmayan bir bireyin komşularıyla münasebetlerinin olamayacağının, bunların sağlam temellere dayalı olamayacağının mesajlarını vermeye çalışıyorum. Türkiye'yi bir ev, bizleri de bir aile olarak düşünürsek, kendi ailemizin fertlerinin dünya görüşlerini, yapı taşlarını bilmezseniz, Yunanlıları, Rusları, Suriyelileri, Avrupalıları ya da Marslıları anlayabilecek alt yapıyı oluşturamayız. Hep kopukluklar olur. Biz kendimizi bilmediğimizden, şahsiyet sahibi bir dış politikamız bile olamadı bugüne kadar.
Senfoni Türk adlı eserinizde çok farklı türleri bir arada icra ettiniz. Yani CRR Senfoni Orkestrası, Mehter Takımı ve bağlama-rebab-ney-bendir gibi sazları bir arada kullandınız. Doğu ile Batının sentezini mi oluşturmaya çalışıyorsunuz?
Ben önce yöremi tanıdıktan sonra, kendimi dünyalı olarak görmeyi istiyorum. Bu bir Doğu-Batı sentezi olarak görülebilir. Aslında dünyanın sentezidir. Hatta aslında dünyanın ta kendisidir. Piyano ne kadar şahsiyet sahibiyse, bağlama da o kadar şahsiyet sahibidir. Bunlar insanların icat ettikleri şeylerdir. Bu bir dünya kardeşliğidir. Senfoni Türk'te 100 parça enstrüman çalıyor. Her enstrüman orada bir insandır. Bağlama ile obuanın kardeşliği, udla piyanonun kardeşliği, derken dünya insanına geliyorsunuz. Ancak bu dünya insanı tanımını koyarken kendi şahsiyetimizi de ortaya koyacağız. Bağlama da olacak orada. Orkestranın önünde, bağlama solo çalacak hem de. Bu güne kadar bağlamaya çok hor bakıldı. Dolayısıyla piyanonun yanında o da şahsiyet sahibidir. Senfoni Türk bu.
Gerçek sanatkâr kimseyle yarışmaya tenezzül etmez diyorsunuz. Bu cihetten sanatçı ürettiklerini iddiâ eden yarışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Maalesef, maalesef. Hiç bir şekilde değerlendirmiyorum ve değer vermiyorum. Bu yarışmalar, tamamen bazı kanalların reyting uğruna yaptığı ve insanları boş ümitlerle ve boş vaatlerle kandırdıkları bir sistemin kollarıdır. Bunlar ithal yarışmalardır zaten. Biz bir çok şeyi dışardan getirmeyi çok kolay görüyoruz. Ben öyle yapmam, aksine ben ihraç etmeye çalışırım. Kendin yap ve ihraç et. El alemin yarışmalarının sistemleri elalemin sistemlerine göredir. Bize göre değildir ki. Bizim sistemlerimiz farklı, bizim dünyaya bakış açımız farklı. Toplum olarak biz başka bir yerden geliyoruz. İnsanlar bunun farkında değiller. Yabancı ülkelerde tutmuş şeyler sanıyorlar ki bize de uygun. Mesela kanunları tutup İsviçre'den alıp uygularsanız, işte medeni hâl ortadadır. Biz kanun yapacağız, mesele budur. Sevmiyorum o programları. Sanatkar kimseyle yarışmaz. Sanatkar kendi işine bakar. Bu sırada dünyayı da takip eder. Sanatkarın asıl vazifesi iyi piyano çalmak, iyi resim yapmak değildir sadece. Onlar zaten olacak. Sanatkar nerden beslenir? Elbette toplumdan. Sanatkarın toplumu güzele yönlendirmek gibi bir görevi vardır. Müzik bahanedir, önemli olan insanlığın huzuru ve kardeşliğidir.
Ortadoğulu olmanın zorluğundan bahsediyorsunuz. Bizim kendi değerlerimize sahip çıkamadığımızdan ve şimdi de batıyı taklit ediyor olmamızdan yakınıyorsunuz. Kendi özümüze dönüş sanatçılarımızdan başlamalı değil midir sizce?
Sanatçılardan başlaması gerekiyor tabii ki ama sanatçıların da gerçek sanatkâr olmaları gerekiyor ki bu bilinçte olsunlar. Sanatkâr, tarihle bugünü, bugünle yarını hep birlikte görebilen, kucaklayabilen ve sentezleyebilen ama yeni şeyler üretebilen adamdır. Mozart'ın bir eserini çok iyi çalarsın ama bu sanat olmaz. Kendinizi çalmalısınız.
Biz yeniden sanata dönelim dilerseniz. Johann Sebastian Bach der ki: "Müzikte tek gaye Tanrı'yı hoşnut etmek olmalıdır. Dinine gerçekten bağlı herhangi bir kimse, çok çalışırsa en az benim kadar başarılı olabilir". Sizin Bach'a özel bir önem verdiğinizi biliyoruz. Size göre müzikte gaye nedir? Bach'a katılıyor musunuz?
Katılıyorum. Sanat bir gayedir ancak asıl amaç insan olmaktır, insan-ı kamil olmaktır. Tasavvufta bu var. Sanatkar insanlara bilgi vermeye ve ışık vermeye uğraşır. Bu bakımdan sanat Allah'a ulaşmanın bir yoludur. Sanatla Allah'a ulaşırsınız. Mimar Sinan yaptığı eserlerle Allah'a ulaşmadı mı? Sanatın derinliklerine indikçe siz de Allah'a ulaşırsınız. Çünkü sanat insana Allah tarafından verilen en büyük lütuftur. Üretme lütfudur. Ya da daha doğrusu kainatta var olan bir şeyi insanların algılayabileceği hale getirmektir. Bilim adamları da öyledir.
Kainattaki güzellikler Allah'ın güzel isimlerinin yansımaları değil midir?
Sanatkar bir aynadır. Sanatkar bu güzel isimleri başkalarına yansıtır. Bu bir nebilik bir peygamberlik makamı değildir ama bir velilik mertebesidir. Onun için sanatkarlara takılırlar bazen, veli mi deli mi diye...
21. yüzyılda insanlar yalnızlaşacak, kendi dünyalarına çekilecek diyorsunuz. halbuki dünya küçülüyor ve globalleşiyor. Bu çelişki neden kaynaklanıyor?
Yalnızlaşmıyor muyuz? Hele yaş biraz ilerlemeye görsün, bireyler yalnızlaşmaya başlıyor. Globalleşiyoruz numarasıyla daha çok bireyselleşiyoruz. Kendi evimiz yurdumuz olmaya başlamız. Sınırı çekiyorsunuz, neredeyse evinize giren adamdan pasaport isteyecek hale geldik. Bunu ülkeler için de düşünebiliriz. Türkiye bir örnek ülkedir. Ortadoğu'nun örnek ülkesidir. Ortadoğu'da Türkiye'siz kimse at oynatamaz. Oynatır gibi görünür ama sonunda yine Türkiye'ye muhtaç olur. Türkiye merkez noktadır. Bu merkezi oluşturan milli, manevi değerler vardır ama aynı zamanda kainatsal değerler vardır. Biz bugün Suriye'de Irak'ta şurada burada yaşayan insanlara şemsiye olmalıyız. Onlara kalkan olmalıyız. Çünkü bizim ta Osmanlı'dan gelen bir demokratik anlayışımız var. İslamın da özünde var demokrasi. Ben Türkiye'den şunu beklerim; benim hayalimdeki Türkiye, Irak'ı, Kafkasları kucaklayan hatta sınırlarını açan ve buradaki halkaları Avrupa entegrasyonuna taşıyan, öncü olan bir Türkiye. O zaman Türk'ün tarihe vuracağı damga ortaya çıkar.
Deprem vakasına Allah'ın gücünün ritmini hissetmek şeklinde bir yorum getiriyorsunuz. Bu farklı bir yaklaşım. Bütün olaylara bu cihetten mi bakarsınız?
"Şehrin Gözyaşları" adlı eserimde bunu anlattım. Deprem günü ben çok ilginç şeyler yaşadım. Sesi dinledim ben. Ben kadere inanan bir insanım. Dolayısıyla aklıma saklanmak ya da kaçmak gelmedi deprem sırasında. Oturup o müthiş sesi dinledim. Deprem Allah'ın sesini ve gücünün ritmini hissetmektir diyorum. Şehrin Gözyaşları adlı eserimde anlattım hislerimi. Bir de şunu anladım o sırada; şimdiye kadar nasıl kandırıldığımızı, nasıl çalınmış çırpılmış olduğumuzu anladım. Ama biz çok çabuk unutuyoruz. Ben unutmadım. Bakın Konya'da da acı bir olay yaşandı. Çabuk unutuyoruz. Bakın şimdi yerel seçimler geliyor. Bu belediye başkan adaylarının hangisinin projeleri arasında deprem var. Yok, ciddi bir çalışma yok. Böyle bir şey olamaz. Dolayısıyla herkes aklını başına almalı.
Ben bestelerimle sonsuzluğa dokunmak istiyorum diyorsunuz. Bazıları ölümü bir son bir yok oluş olarak algılıyorlar, o halde siz böyle düşünmüyorsunuz. Çünkü sonsuzdan bahsediyorsunuz. Değil mi?
Ben tabii ki ölüme bir yok oluş olarak bakmıyorum. Ölümden sonra da hayat vardır elbette. Orada da hayatın bir başka boyutu vardır. Ama biz sanatkarlar için başka bir ölümsüzlük daha vardır. O da adının anılmasıdır. Sanatkar bir karıncadır, kainatı arar, kainatın sırlarını arar. Ve bunlarla ölümsüzlüğü arar. Her insan ölümü yaşayacaktır. Ama sanatkarın ölümden anlamak istediği ölümsüzlüktür. Sanatkar biraz bencildir. O taraflarını insan-ı kamil olma yolunda törpülemeye çalışır. Belki bu özellik de sanatkara Allah tarafından verilen bir nosyondur. Sanatkar ölümsüzlüğü ararken zaten ölümsüzlüğün var olduğunu bilir ama onun isteği bu dünyada da, bu boyut ta da ölümsüzlüğü elde edebilmektir. Bu sanatkarın hoşuna gider.
http://www.tuluyhanugurlu.com/umutyavuzrop.htm
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Soner Arıca ile yaptığım röportaj
14/6/2007 · Kategori: Roportajlarim

Umut YAVUZ
yavuz@yeniasya.com.tr
Nasıl bir aile ortamında yetiştiniz?
Her kasaba hayatı gibi bir hayattı benimki. On üç yaşıma kadar Fatsa’da yaşadım. Fatsa’nın, diğer kasabalardan bir farkı vardı: Benim çocukluğumun geçtiği dönemde büyük bir siyasi hareketlilik vardı. Bu hareketliliğin en yoğun olduğu dört beş bölgeden biri Fatsa’ydı. Gerçi ben o zamanlar çocuk olduğum için bu siyasi hareketliliklerin dezavantajlarından pek etkilenmedim. Ama aynı zamanda şehirde de bir sosyallik söz konusuydu. Yani ben küçük bir kasabada yaşadığımı hissetmedim. Ama çocukluğun küçük bir yerde geçmesinin çok büyük avantajları ve güzellikleri var aslında. Bu açıdan şimdiki çocuklara üzülüyorum. Yani birbirini tanıyan, birbirini anlayan ve birbirine selam veren insanlar arasında yetiştim ben. Mesela bayram sabahları kabir ziyaretlerini hiç unutmam. Beni çok etkilemiştir. Çünkü o bayram sabahlarında neredeyse herkes birbirini görebiliyordu. Bayram ziyaretlerinin o konsepti bana çocukluğumdan kalan bir hatıra olmuş. Yani hiç unutamıyorum o zamanları. Şimdilerde bunu yapmak mümkün değil. Belki küçük yerlerde bile yapan kalmadı. Çünkü insanlar artık bayramlara ne yazık ki tatil gözüyle bakıyorlar. Çok yoğun şartlarda çalışıyor insanlar ve dinlenmeye fırsat bulamıyor. Kendi adıma eğer bugün başarılıysam, bu şarkıları söyleyebiliyorsam böyle bir atmosferde çocukluk geçirdiğim içindir. Yani hâlâ mesela kendimden yaşlı birini görünce karşısında daha dikkatli davranma, hemen toparlanma zorunluluğu hissediyorum. Bu oto kontrol gibi oldu bende. Bu çocukluğumda gördüklerimin etkisidir. Tabii ki küçük bir yerde yaşamanın bazı dezavantajları da var. Mesela yaptığınız her şeyden herkes haberdardır. Bir şekilde kendini kontrol altında hissediyorsun. O biraz insanı bir bakıma özgürleştirirken bir bakıma da baskı altına alıyor. İşte bunun dengesi kurulabilse, en güzel hayat tarzı bu olur bence.
Küçükken ne olmak isterdiniz? Bir gün şöhret olacağınız hiç aklınıza gelmiş miydi? İdealleriniz gerçekleşti mi?
Buna ideal demeyelim. Bana o zaman sorduklarında öğretmenlik diyordum. Aslında ben bir şeyler anlatmak istiyordum. Yani bir kürsüde söz sahibi olmak ve oradan sesimi duyurabilmek istiyordum. Şarkıcılık bir bakıma bana bunu kazandırdığı için büyük ölçüde istediğim oldu denebilir.
Şöhretten kaçtığınızı söylüyorsunuz. Herkesin kovaladığı bir şeyden kaçmanın sebebi nedir? Bu şöhretliğin dezavantajları nelerdir?
Şöhretten kaçmayı şöyle açıklayayım. Aslında ben şöhretten kaçmıyorum da şöhreti başka bir şekilde yaşamaya çalışıyorum. Çünkü şöhretin şöyle bir tehlikesi var; insanın başını döndürebiliyor. Birdenbire “Ben neymişim, ne kadar önemliymişim” gibi tehlikeli sözler söyletebiliyor şöhret. Bana göre dünya üzerinde yaşayan hiç kimse bir diğerinden daha önemli değil. Sadece hayatta gösterdiği bazı çabalar sebebiyle biri diğerinden daha donanımlı ve güçlü hale gelebiliyor. Şöyle söyleyeyim; aynı anda doğan iki insandan biri sürekli kendini geliştirip, araştırarak yoluna devam ediyorsa ama diğeri bunu yapmıyorsa, dolayısıyla o kişi diğerine göre daha güçlü konuma geliyor. Şöhretin biraz bunları hazır yemek gibi önüne getirip sunması durumu söz konusu. Ben bu durumu dengede tutmak ve kendimi kaybetmemek istiyorum. Bu anlamda şöhretten kaçıyorum dedim.
İlk albümünüzü 1992’de çıkardınız? Şimdi sene 2004, tam 12 yıl olmuş. Şöyle bir dönüp baktığınızda özetle neler görüyorsunuz?
On iki senenin ilk yedi senesi zaten tamamen kendimi ifade etmek, kendimi şarkıcı olarak tanıtmak ve kabul ettirmek duygusuyla, otomatik olarak kurulmuş bir yarışın içinde geçmiş. Yani albüm yap, klip çevir, konser ver, yine albüm yap diye diye geçmiş. Bu çok doğal belki. Ancak benim hayattan algıladığım sadece salt başarı değildir. Yani hayatın bizden beklediği başka şeyler var açıkçası.
Bunu biraz açabilir misiniz?
Yani hayatı gerektiği gibi yaşamak gibi. Dolu dolu bir şekilde yaşamak gibi. Yapabildiğimiz ölçüde hayatı parçalara ayırmak gerekiyor bence. Her bir parçaya değerince önem vermek gerekiyor. Yani ilk yedi sekiz sene sadece salt başarılı olayım şeklinde geçtiği için yorgun geçen ve tam yaşanmamış yıllar gözüyle bakıyorum.
Yani o yedi sekiz senelik tempo sonunda Soner Arıca durup “Hayat benden ne istiyor?” mu dedi?
Evet tabii ki. Özellikle de 1999'daki depremden sonra bu bende daha çok arttı. O olay benim hayata bakış açım adına bir dönüm noktasıdır. Çünkü insan olarak çoğu zaman ölümlü olduğumuzu unutuyoruz. Bazı şeylerin çok kısa bir zamanda, çok çabuk değişebileceğini unutuyoruz. Sanki kainatta sadece kendi planlarımız var sanıyoruz ve o planlarımıza göre hareket ediyoruz. Bunun içine hırs girebiliyor, başarmak arzusu girebiliyor, ihtiras girebiliyor vs. Eğer bu duygular sizde yoksa bile başkaları tarafından size yükleniyor. Çünkü karşınızda başkaları da oluyor. Biz bunlara rakip adını vermişiz. Bu insanlarla rekabete girmişiz. Bu her sektörde var.
Deprem benim hayatı sorgulamama sebep oldu. Hayata bakış açım yüzde seksen değişti diyebilirim yani. Ben genelde insanların eğlenmesine yönelik bir iş yaptığım için, deprem vakasının benim üzerimde daha derin etkileri oldu. Şunu hissettim ki; hayat sadece eğlenmekten ibaret değilmiş. Hepimizin bir şekilde bir takım görevlerimiz var sanırım. Olduğumuz yere ışık saçmak, iyilik yapmak gibi. Olması gerektiğinin en iyisi olmak gerekiyor. Eğer biz öldükten sonra başka bir hayat varsa, ölümden sonrası gerçekse, bu dünyadaki bütün her şeyin oraya bir hazırlık mahiyetinde olduğunu düşünüyorum. Sebepsiz hiçbir şey olmaz bence. Yaşamanın da bir sebebi olmalı.
Toplum bir vücut ise onun duyguları sanatçılardır. Tamamen maddeci, maneviyattan uzak sanatçı olur mu?
Sanatçılar eğer toplumun hislerini temsil ediyorlarsa bizim toplumumuz bitmiş demektir. Çünkü son derece korkunç ve niteliksiz temsilciler var sanat camiasında. Eğer bizim toplumun duyguları buysa, bence hepimiz bir kere aynaya bakalım. Aslında dediğiniz doğru. Sanatçı olmak için böyle bir hassasiyete ve özelliğe sahip olmak gerekiyor. Mesela zaman zaman (Toplum sizi örnek alıyor) diye laflar duyuyorum. Bence toplum fazla da bizi örnek almasın. Bence herkesin şöyle düşünmesi lazım, birini sevebilirsin ancak onun gibi yaşamak ya da onun gibi giyinmek zorunda değilsin.
Şimdi sanat camiasında bir dönüşüm gözleniyor. Eski ideolojiler yerini maneviyata, eski uç yaşamlar yerini doğallığa ve fıtrata bıraktı. Sanat camiası kendine mi geliyor? Bu dönüşümü siz nasıl açıklıyorsunuz?
Bence sadece sanat camiasında değil bütün dünyada böyle bir dönüşüm var. Herkes kendi dinine göre yorumlayabilir ancak genel olarak bütün dünyada dinselliğe bir dönüş söz konusu bence. Mesela Matrix diye bir film yapılıyor, son derece teknolojik bir film, ama içinde dini öğelere çok fazla atıf yapılıyor. Kutsal kitapların söylediği şeyler hep aynı değil mi zaten? Hepsi de iyiliklerden bahsediyorlar. İnsanlığın bunlara dönmemesi mümkün değil zaten. Bence bütün dünyada bu açıdan böyle bir dönüşüm var. Ancak dinler arası çatışmalar oluyor bazen. Bu koyu inançlardan kaynaklanıyor. Yani son peygamber bizim peygamberimiz. Şimdi kalkıp Hıristiyanlara, bizimki son peygamber diye ayrım yapmamıza gerek yok. Çünkü sonuçta hepsinin özünde Allah inancı var. Özleri bir. Ben her inançtan insanla oturup kalkabilirim, dostluk kurabilirim ancak ateistlerle asla. Ateist insanların bulunduğu ortamlarda bulunmayı bile istemem. Dünyada tek bir tür insanın bulunduğu ortamı hemen terkederim, onlar da ateistlerdir. Çünkü o düşüncede insanların bulunduğu ortamda ikinci dakikadan sonra depresyon geçiriyorum. Şöyle düşünüyorum, bakın bu çok enteresan, gerçekten ben başka dinlerden insanlarla bir araya gelebilir ve onlarla her konuyu tartışabilirim ancak ateist bir insana (Sen niye ateistsin?) demek bile gelmiyor içimden. Bir keresinde böyle bir olay yaşadım. Böyle bir konuşmayı yaparken bile sanki onunla konuştuğum için onun duygusuna ortak oluyormuşum hissiyle huzursuzluk duyuyorum. Ateistim diyen ve bunu savunan insanlarla ilişkilerimde ciddi sıkıntılar yaşıyorum.
Kendi dinini, değerlerini, kültürünü bilmeyen sanatçı, ben bu toplumun sanatçısıyım deme hakkına sahip midir?
Şimdi şöyle düşünmek gerekiyor. Bunlar arz talep meselesi oldu ne yazık ki. Şu son on yılda globalleşme dediğimiz şey sayesinde herşey birden değişti. Ben bu toplumun sanatçısıyım diyebilmek için toplumun değerlerini bilmesi gerekiyor aslında. Ama artık toplum da bunu istemiyor ki. Bence onların da istemesi gerekiyor. Bu tanıma uymayanlara prim vermemesi lâzım bence. Çünkü bu karşılıklı bir ilişkidir. Zaman zaman sanatçı toplumu yönlendirir ama çoğu zaman da toplum sanatçıya yön vermelidir. Çünkü toplumdur aslında sanatçıyı manen besleyen.
İnançlı bir insan olduğunuzu ve Allah inancının size çok getirileri olduğunu belirtmiştiniz. Bundan bahseder misiniz?
Ben kayıtsız şartsız inançlı biriyim. Hatta ben bazen Allah ile konuşuyorum bence. Bu inanç hayatımı çok kolaylaştırdı. Hayatımda birçok başarılarım oldu, bir çok sürprizler yaşadım. Bu süreçlerde bana bunları kazandıranın benim dışımda bir güç olduğunu hissediyorum. Allah, ben hepinizin içindeyim diyor. Ben O’nu çok hatırlıyorum. Hiç mi hata yapmıyorum? Yapıyorum tabii ki ama hemen kendimi sorguluyorum. Şunu da söylüyorum, bütün başarılarım için çalıştım ama sonuçta bunları Allah realize etmek istedi ve de etti kanaatindeyim. O istemese böyle bir şey olmazdı. Bazı köşe taşları var ki hayatımda, onların gerçekleşmesi çok mucizevi şeyler. Ancak Allah isterse olabilecek şeylerdi. Bunlar Allah’ın büyük planına ait şeylerdi.
2002 yılında sokak çocukları yararına hazırlanmasına katkıda bulunduğunuz takvimin üzerinde şu cümle dikkatimi çekti “ Her şey alınyazısı ve Tanrı birbirimizi sevmemizi istiyor” . Soner Arıca kadere inanıyor o halde...
Herşeyin bilimsel olarak açıklaması olsa bile, şunu açıklamak çok zor: Ben niye Fatsa’da ve bu ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Bunu hiçkimse açıklayamaz. Bir de ölüm denen
bir şey var. Ölüm dediğimiz noktanın nerede, ne zaman geleceğini kimse bilmiyor. Onun için ben şöyle düşünüyorum: Hayat denen bir büyük plan var ve bu büyük planın ikinci bir aşaması var. Bu aşama için de geçerli olan tek kural şu: Ne ekersen onu biçersin. Bu kesin kural. Ben hep çocukken de düşünürdüm. Annem bize çocukken hep harama el uzatmayın, başkalarının malına bakmayın gibi lafları çok söylerdi. Mesela kader konusunda o zamandan beri arkadaşlarımla tartışmalarımda hep şuna karşı çıktım, bazı insanlar diğer insanların imkanlarını kıskanarak “ne kadar şanslıymış“ derler. Halbuki neyin kim için hayırlı olduğunu bilemeyiz. Belki o kıskandığınız şey o adam için sonradan büyük dert olacak. Bunu bilemezsiniz. Bazen bir kolu olmayan, bir uzvu eksik olarak doğanları düşününce sanki o noktada bir adaletsizlik varmış gibi düşünüyorum ama sonradan yanlış düşündüğümü anlıyorum. Çünkü Allah onlara öyle başka nimetler veriyor ki, o durumları onlar için eksiklik olmaktan çıkıyor. Orada bile bizim göremediğimiz bir adalet var bence. Ama biz kendi adalet sistemimizi kurmaya çalıştığımız için, (Koyarsan,alırsın) mantığımız olduğu için buradaki sırrı anlayamıyoruz: Bence asıl hikaye bir sonraki adımın ne olacağındadır.
Geçenlerde Akşam gazetesine verdiğiniz beyanatlarda şu husus çok dikkatimi çekti. Hep (eskiden daha çok dua ederdim, eskiden Kur’an okurdum, eskiden namaz da kılardım) demişsiniz. Neden hep eskiden? Şimdi ne değişti?
O günlere ait, eylemlerim dışındaki duygularım çok sabit aslında. O duygularıma çok sadığım. Zaten bugünkü düşüncelerimin kaynağı o günlerde atılmış tohumlardır. Ama sonra insan hayatın içinde kendine bir takım şeyler arıyor. Ben bazen biri için içimden dua ediyorum. Bu anlamda iyilik yapmanın da ibadet olduğunu düşünüyorum. Ama tabii ki dinimizin kendi kuralları var. Bunları asla inkar etmiyorum. Yarın da Ramazan geldiğinde yeniden oruç tutabilirim. Asla reddetmiyorum. Ama mesela oruç tutarken sıhhat olarak çok zayıf düşüyorum. Onun için tutamıyorum genelde. Yoksa ailemde herkes tutuyor. Ben de tutabilirim. Sonuçta benim Allah’la bir bağım var. Bu bağ Müslümanlığımdan gelen bir bağdır ve bunu da hiç değiştirmeye niyetim yok. Beni inançlı olmak ve inanç doğrultusunda yaşamak ilgilendiriyor. Şimdi annem bunu duyunca çok kızacaktır eminim. Çünkü Kur’an-ı Kerim’i unuttum demenin çok günah olduğunu söylerdi hep. Evet arapçayı unuttum ne yazık ki. Ama şimdi gittim Fransa’da Fransızca öğrendim. Bunun şöyle bir faydası var, oradaki insanlara o korktukları Müslüman tipinin öyle olmadığını rahatça anlatabiliyorum şu an. Bu açıdan faydam dokunduğunu düşünüyorum. Yani Arapça’yı unutmadan Fransızcayı öğrenemez miydin diye sorabilirsiniz. (Gülerek) Ne yapayım demek ki kapasitem bu kadarmış.
Halk popüler insanları dininden ve kültüründen uzak olarak tanıyorlar. Ama görüyoruz ki durum her zaman böyle değil. Neden popüler insanlar bu şekilde lanse ediliyor sizce?
Yani sizce neden oluyor bu? Bence sanatçı - toplum ve medya diye bir üçgen var. Toplum da bu konuda suçlu. İnsanları görünüşlerine göre yargılamamalılar. Bir de basın mensubu arkadaşlar bize sizin gibi sorular sormuyorlar ki söyleyelim. Sorulsa en azından inançlıyım deriz. Yani hiçbir sanatçının namaz, ezan, Kur’an, cuma, bayram gibi dini bilgilerden yoksun olduğunu sanmıyorum ben. Sadece sorulmuyor. Yani şimdi sen böyle sorular sordun diye ben bu cevapları verdim. Sen kalkıp bana (Paris’teki kafelerde güzel kızlar var mıydı?) diye sorular da sorabilirdin, nitekim bazıları soruyor. Ben de tutup böyle bir soruya (Biliyor musun orada hep Allah’ı düşündüm) diye mi cevap verecektim? Durum böyle ne yazık ki.
Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!
Levent Yüksel ile yaptığım röportaj
14/6/2007 · Kategori: Roportajlarim

Manevi ihtiyaçlara önem verilmeli
“Öğrendiğim en önemli şey insanların sadece maddi değil bir takım manevi ihtiyaçlarının da olduğuydu. Bu manevi ihtiyaçlara da önem vermek gerektiğini düşünüyorum.”
Umut YAVUZ
Yeni albümü “Uslanmadım” ile dört yıl aradan sonra sevenleriyle buluşan Levent Yüksel ile bir kaç sene önce sıcak bir söyleşi gerçekleştirdik. Levent Yüksel her zaman ki gibi sempatik ve sevecen. En çok yaptığı şey kahkahayla gülmek ve bundan çok hoşlandığı da belli oluyor. Ancak iş konuşmaya gelince durum değişiyor. Zira Levent Yüksel’den kelimeleri ancak ısrarla alabiliyorsunuz. Nitekim söyleşinin sonunda, eğer bir daha görüşecek olursak sorularıma şarkılarla cevap vermesini istediğimi, zira bunun daha kolay bir yol olacağını şaka yollu söylediğimde; her zamanki gibi kahkaha atarak ve “Evet sanırım bu iyi bir fikir” diyerek mukabele etti. İşte şarkılarını dinlediğiniz Levent Yüksel’in kendi ağzından yeni albümü, hayatı ve görüşleri bu söyleşide sizleri bekliyor. Keyifli okumalar.
Dört yıl aranın ardından yeni albümünüzle müzik piyasalarına geri döndünüz. Bu kadar beklediğinize değdi mi?
Bence tamamıyla beklemeye değdi. Çünkü bir albüm yapmak çok basittir aslında. Yaparsın ondan sonra beğenilir ya da beğenilmez. Genelde işler böyle yürür. Ancak hakikaten insanların beğeneceği bir şeyler yapmak içinde bir araştırmaya ve yoğun çalışmaya girmeniz lazım, ki ben böyle bir çalışmaya girdim. Bütün parçalarım hit parça kıvamında olsun istedim. Bu dört seneye mal oldu. Dört sene değil de sekiz sene sürseydi de beklerdim yine. Ya ticari kaygılar gütmek zorundasınız ya da tamamen ticari kaygıdan uzak bir şekilde güzeli yakalamak için çalışacaksınız; ben ikincisini seçtim. Ben bu albüm çok güzel olsun istedim. Nitekim de çok beğenildi. Şimdiden insanlar konserlerimde albümden altı yedi parçamı istemeye başladılar. Demek ki albümün bütünü beğenilmiş.
Kasetinizde Orhan Gencebay’dan “Ya Rabbim” adlı parçayı kullanmışsınız. Pop albümünde arabesk bir parça. Neden böyle bir seçim yaptınız?
Eskiden arabeske iyi gözle bakılmazdı. Ama bu da bizim müziğimiz. Bizim müziğimiz dediğimde bir çok tür akla geliyor. Mesela şimdi piyasadaki kasetlere baktığımızda mesela Türk Halk Müziği deniyor ama alıp dinlediğinizde batı altyapısının üstüne çalınmış Türk sazlardan oluşuyor. Türk sanat müziğini alıyorsun onda da aynı şey söz konusu. Bu durumda popüler müzik öyle bir yere geliyor ki katiyen türler arasında ayrım yapamıyorsunuz. Bunlarda ayrım yapmak içinde yegane kriter sestir. Sesini kullanabiliyorsan eğer, fantezi söylüyorsan tarzın fantezi oluyor ancak aynı sesle pop söylüyorsan pop oluyor. Benim yapmaya çalıştığım şey ise bütün bu müziklerin karmaşası birazda. Bütün müzikleri birleştirdiğin zaman Levent Yüksel tarzı ortaya çıkıyor. Yani popüler müzik, halkın seveceği müzik. Bu açıdan arabeske kaymak diyoruz ama zaten arabesk bizim içimizde. O sebeple kasette yer verdik ama salt arabesk yapmadık yani. Ben parçayı söyledikten sonra Orhan Bey’e dinlettim, ”Çok güzel olmuş, eline sağlık, yolun açık olsun” dedi. Dolayısıyla zaman zaman diğer albümlerde de böyle sürprizlerimiz olabilir.
Albümün ismi “Uslanmadım”. Burada bir mesaj mı var?
Bunun çok çeşitli sebepleri var. Benim 40 yaşında olmamın vermiş olduğu bir uslanmama durumu var belki de.
Bir nevi “Kırkından sonra...” durumları mı yoksa?
(Kahkaha atarak) “Kırkından sonra hayat yeniden başlıyor” diyelim en iyisi. Yani o kırk senelik hayat çok güzel bir tecrübe aslında . İyi ya da kötü yanlarıyla kırk sene dolu dolu yaşamış oluyorsun. Kırkından sonra hayat çok daha güzel oluyor. Ben hiç inanmazdım böyle söyleyeceğime. Kırklı yaşlarda acaba bunalıma mı girerim, şöyle mi olur, böyle mi olur diye endişelenirdim hep. Ama böyle olmadığını gördüm. Ben ne kadar anlatırsam anlatayım, anlamak için kırk yaşına gelmek lazım.
Kırklı yaşlar döneminizde müziğin hayatınızdaki yeri ne durumda, müziği ilk seçtiğinizde ne düşünüyordunuz bu günler için?
Ben müzik yapmayı istemedim, doğduğum anda müzik karşıma çıktı. Ben yarın bir gün öldüğümde yine müzik var olacak ama ben gitmiş olacağım. Müzik öyle bir şey ki, “sabah sekiz - akşam beş” işleri gibi düşünemezsiniz. Bu iş sizin bir parçanız, hayatınızın ta kendisi çünkü. Zaten ben maddi kaygılarla yapmıyorum müziği, ticari kafam yok denecek kadar azdır. Ama Sezen Aksu’dan öğrendiğim bir laf var “Biz işimizi iyi yapalım, para nasıl olsa gelir” Ben de bu sözden yola çıkarak hep iyi iş yapmaya çalışıyorum ve çalışacağım.

Talihsiz bir hastalık geçirdiniz. Bu hastalığın hayatınızın dönüm noktası olduğunu söylemiştiniz. O günlerden bahsetmek ister misiniz?
Şimdi o günlerden bahsetmek deyince ben hemen onun öncesine değinmek istiyorum. Ben hastalığımın öncesinde insanların duygularını tam olarak anlayamıyordum. İnsanları gerçek manada tanımıyordum. Ancak hayat çizgimin üstünde böyle bir kırılma noktası yaşayınca insanlara farklı bakmaya başladım. İnsanların her birini dinlemeye ve ne demek istediklerini anlamaya başladım. Bu durumda çok pozitif olabiliyorsunuz. Ben hayatıma dikkat etmeye başladım. Öğrendiğim en önemli şey ise insanların sadece maddi değil bir takım manevi ihtiyaçlarının da olduğuydu. Bu manevi ihtiyaçlara da önem vermek gerektiğini düşünüyorum.
Hayatınızı anlamlandırmak istediğinizden bahsediyorsunuz? Bunun için neler yapıyorsunuz?
Şimdi hayattan beklentilerim nelerdir, hayat benden ne bekliyor? Böyle bir ikilem yaşamak durumundayım. Ben bir şeyi anladım ki eğer dürüst olursam dürüst yaşarsam ve mutlu yaşarsam, mutlu bir sonum olur. Zaten hayat çizgisi dediğimiz çizgi kısacık bir çizgidir. 40 yaşındayım ama seksen senelik bir hayatı baz aldığımız zaman yolun yarısı oluyor. Seksen senelik zaman da sanki çok uzunmuş gibi geliyor ama halbuki göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor. Bu süreçte kime ne faydam olabiliyor, ne kadar yararlı bir insan olabiliyorum. Buna önem veriyorum.
Siz sanatçısınız, bazı kavramları –şarkıcı olduğunuz için- kulakla duyulur hale getiriyorsunuz. Soyut kavramları somutlaştırıyorsunuz. Mesela aşkı şarkılarınızda anlatarak insanlara kulakla duyulur bir şekilde sunuyorsunuz. Bunun gibi sevgiyi, dostluğu, hüznü vs. gibi soyut kavramları anlamlandırıyorsunuz. Her kavrama cevaplar arıyorsunuz. Bu bağlamda öncesi ve sonrasıyla hayat nedir sizin için?
Vaaav. (Kahkaha atarak) Hayat nedir? (Düşünceli bir şekilde) İyi soruydu bu valla.(Biraz daha düşündükten sonra) Hayat bence bize sunulmuş bir hediyedir. Bunu eziyet olarak algılayanlar da var. Benim gibi hayatta olmaktan dolayı mutlu olanlar da var. Ben bana verilen bu hayatı en iyi şekilde kullanmaya çalışıyorum. Nereden geldim, nereye gideceğim sorularına hiç cevap aramadım. Aramayı düşünmedim. Sadece şu anda hayatta olduğumu ve güzel bir şekilde yaşamam gerektiğini düşünüyorum.
Ancak Sokrates der ki “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez” siz neden hayatı, öncesini ve sonrasını sorgulamıyorsunuz?
Nereye gittiğimizi ve nereden geldiğimizi bilmiyorum. Cennete de gidebilirsiniz, cehenneme de gidebilirsiniz? Bence belli bir inanca sahip olmak lazım. Bende bir inanca sahibim. Ama bu konular üzerinde pek düşünmemeye çalışıyorum.
Neden, ağır mı geliyor size?
Düşündüğünüz zaman düşünce düşünceyi doğuruyor. Bunun sonunda bir sonuca ulaşmak istiyorsunuz ancak hiçbir şey somut olmadığı için kesin bir sonuca ulaşamıyorsunuz. Bu düşüncenin sonu gelmiyor. Dolayısıyla düşünmekten kaçıyorum.
Son dönemde sanat camiası bu konularda düşünmeyi artırdıkları için olsa gerek maneviyata ve dine bir yöneliş söz konusu. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
En başta da dediğim gibi mesela sanat camiası arabeske de eskiden kötü gözle bakar, uzak dururdu. Halbuki o da bizim halkımızın değeriydi. İnançlar da öyle oldu. Eskiden uzak duruluyordu, şimdi yeni yeni keşfedilmeye başlanıyor belki de. Bir ara sanat camiası çok karanlık bir dönemden geçiyordu. Halka faydası olmayan ve halkla alakası olamayan şeyler türüyordu. Şimdi yavaşça aydınlanmaya ve kendimizi keşfetmeye başladık bence. Şimdi sanatçılar güzel güzel mesajlar veriyorlar. Herkes istediğini söyleyebiliyor ve açıkça kendini ifade edebiliyor. Bu güzel bir şey tabii ki.
Halkla sanatçılar arasında çoğu zaman uçurumlar gözleniyor. Bu hangi sebepten kaynaklanıyor sizce?
Vallahi sanatçı var, bir de sanatçı geçinen var. Bence hakiki sanatçılar ki çok azlar, bunlar hakikaten çok özenli yaşarlar. Gerçek sanatçı örf, adet ve geleneklerine tamamen bağlı olarak yaşamalıdır. Ben de öyle yaşamaya gayret gösteriyorum. Ama diğer insanlar nasıl yaşıyorlar onu bilemem.
Siz şöhreti değil de sevilmeyi tercih ettiğinizi söylemişsiniz. Bunu açabilir misiniz?
Şöhret basamağını tırmanıp tekrar geri inmek çok acı bir şey. Ben katiyen şöhret olmayı istemedim. Çünkü onun bir inişi olduğunu biliyorum. Aslına bakarsan ilk kasette şöhreti yakaladım. Aynı çizgide kalmayı başardım. Ama benim için asıl mesele sevmek ve sevilmektir. Ben şahsen sokakta yürüdüğüm zaman insanlar bana “Merhaba Levent Bey” dediğinde çok mutlu oluyorum. Önemli olan insanların seni ne kadar sevdiği.
Gençler şöhret olan insanları örnek alıyorlar. İster istemez medya vasıtasıyla karşılarında ünlü insanları buluyorlar. Bundan dolayı hayatınıza dikkat ediyor musunuz?
Tabii ki genel anlamda bizim böyle ağır bir yükümüz var.. Yani ben bir hareket yapıyorum, bir şeyler söylüyorum ama bu yaptığım şey kaç kişi tarafından izleniyor ve örnek alınıyor. Tabii ki hayatıma dikkat etmeye çalışıyorum. Ancak Nükhet Duru şöyle demişti bir defasında: “Bizler sanatçıyız ve deliyiz, onun için bizi örnek almayın”. Oda bir nebze haklı esasında. Ama ister istemez bir etkileşim oluyor. Bunun bilincinde olmak gerekiyor tabi.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Son Yazılarım
- Karanlık uçurum
- Dert etme
- Çölde gece
- Aşk insanlar gibi
- Kafaya tek kurşun
- Miras
- Bir erkek bir kadını sevdiğinde
- Gülüyorum
- Antikacı
- GÜNEŞE GİDEN YOL
- GÜNEŞE GİDEN YOL
- Herkes kendi dünyasının kâşifidir
- www.umutyavuz.com
- Tuluyhan Uğurlu ile yaptığım röportaj
- Mesut Uçakan'la yaptığım röportaj
- Soner Arıca ile yaptığım röportaj
- Levent Yüksel ile yaptığım röportaj
- Hayret doğrusu!
- Bu dökülen son kan mı olacak?
- Genç Yaklaşım'la henüz tanışmadınız mı?
- TSK'ya muhtıra gibi cevap!
- Şaşırtıcı rakamlar!
- Endişe etmeyin, tasalanmayın!
- Lavanta kokulu geceleriyle Girne
- Demokrasi Kahvehanesi ve Kıbrıs'ın diğer yüzü
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- hbasak
- mansur
- tugbasehri
- beyazkedim
- gezimanya
- aceba35
- figoltx
- benhaladeliyim
- saclariyagmurlukiz
- mutadize
- moviemaker
- beatifulroses
- tugbakbeyinan
- gökben dıvarcı
- zeguimco
- balnihat
- deligece
- albanian4ever
- yinebirgulnihall
- bedish
- koookle
- ihvaninur
- aceba20
- huzundenizi
- akakus