Lavanta kokulu geceleriyle Girne

15/4/2007 · Kategori: Seyahatlerim

 

Girne Başkent Lefkoşa’ya yaklaşık yarım saat mesafede çok güzel bir sahil şehri. Egzotik limanı, yemyeşil dağları ve sahil şeridi ile tam bir tatil beldesi. Girne’nin MÖ 10. yüzyılda Peleponez’den göçen Akalar tarafından kurulduğu söylenir. İddiaya gore Akalar, kurdukları bu kente anayurtlarındaki Kyrenia dağlarının adını vermişlerdir. Bir başka görüş ise Girne’ye ilk yerleşenlerin MÖ 9. yüzyılda adanın kıyılarında ticaret kolonileri kuran Fenikeliler olduğudur.

Roma kaynaklarında ise Girne’nin adı Corineum olarak geçmektedir. Bizans döneminde birkaç kez Araplar ve korsanlar tarafından ele geçirilen şehrin tarihi, adanın genel tarihi ile benzerlik gösterir.

 

Tarihi liman

Girne’de ilk görülmesi gereken yer eski limandır. At nalı şeklinde inşa edilmiş olan liman, şehrin odak noktasındadır. Tarihi Girne Limanı, rengarenk balıkçı tekneleri, limana demir atmış yatları, her daim canlı olan kafe ve restoranları ile turistler için olduğu gibi yerli halk için hayata kaynaklık etmektedir. Liman’ı çevreleyen restoranlarda zengin yemek menüleri ile tarihi limanı seyrederek yemek keyfi yaşamak mümkündür.

Girne Limanı’nın doğu ucunda bulunan Girne kalesi, 7. yüzyılda Bizanslılar tarafından Arap istilasına karşı şehri korumak amacıyla inşa edilmiş. Kaleye Lüzinyan ve Venedikliler döneminde eklemeler yapılmış. Aradan geçen onca yıla rağmen hala sapasağlam duran kale, Girne’nin en etkileyici yapıtlarından biri.

Tarihin derinliklerindeki Batık Gemi

Girne Kalesi’ni gezerken hemen kalenin içinde yer alan Batık Gemi Müzesi’ni es geçmek olmaz. Bu müzede sergilenen gemi enkazı bugüne dek dünya üzerinde bulunmuş en eski batık gemi enkazı olma özelliğini taşıyor. Batıktan elde edilen buluntular geminin milattan önce 300 yıllarında bir fırtına sonucu batan bir Suriye ticaret gemisi olduğunu gösteriyor. Bu batık gemiyi seyrederken insanın ister istemez tüyleri ürperiyor çünkü tarihin derinliklerinden gelen böylesi bir gemiyle karşılaşmak insanın aklında mistik düşünceler çağrıştıyor. En çok da Nuh’un gemisi geliyor insanın aklına. Bu bakımdan bu batık gemiyi görmek gerekiyor.

 

Bellapais Manastırı

 

Girne’de bulunan bir başka önemli eser de Bellapais Manastırı. Manastır 1158 ve 1205 yılları arasında inşa edilmiş. Kuzey sahillerinin tümüne hükmedebilen görüşü ve güzel dağ manzarası ile Kıbrıs’ta gotik mimari tarzının görülmesi gereken en önemli eserlerinden biridir. Manastır’da bugün konser salonu olarak kullanılan bir de salon mevcuttur ki bu salon savaş yıllarında kurşun yağmuruna tutulmuş bugün halen kurşun izleri bulunmaktadır.

Girne’den anlatacağımız son tarihi eser Saint Hillarion Kalesi olacak. Kale Girne’nin yüksek dağının zirve noktalarından birinden bulunuyor. Kalenin adını Arap istilası sırasında Kudüs’ten kaçan ve ölene dek kalenin tepesindeki bir mağarada münzevi olarak yaşan bir azizden aldığı sanılıyor. 10 yüzyılda bu bölgede bir manastır ve kilise inşa edilmiş, Lüzinyanlar da bu manastırı sonraları kaleye çevirmişlerdir. Saint Hillarion kalesinden müthiş bir Girne manzarası bulmak mümkündür. Çok yüksek olan dağın tepesindeki bu kaleyi karşıdan gören diğer kalelere Girne’ye her hangi bir saldırı yahut akın olacağı zaman mesajlar iletilirmiş. Yani bir bakıma Saint Hillarion kalesi liman şehri Girne’nin gözetleme kulesi görevini de görmekteymiş.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Demokrasi Kahvehanesi ve Kıbrıs'ın diğer yüzü

13/4/2007 · Kategori: Seyahatlerim

 

Demokrasi Kahvehanesi

 

17. yüzyılda inşa edilmiş olan Kumarcılar Hanı'nın (Osmanlı yapısı olan bu Han'ın neden bu ismi aldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Çünkü ne yazıkki Kıbrıs aynı zamanda bir Kumar merkezi olarak da biliniyor) hemen bir sokak ilerisinde ilginç bir kahvehane bulunuyor: Demokrasi Kahvehanesi.

Demokrasi Kahvehanesi öz Kıbrıslı Türklerin gerçek fotoğrafını yansıtması açısından ilginç bir mekân. Burada Mehmet Kadiri adlı vatandaşla konuşuyoruz ilk olarak. Demokrasi Kahvehanesi adından da anlaşılacağı üzere sıradan bir kahvehane değil. Burada toplanan insanlar her türden siyasî meseleyi özgürce konuşabiliyormuş. Kadiri'nin söylediği şu: Biz parti yahut görüş ayrımı yapmadan insanların gelip burada Kıbrıs'ın her türlü problemini konuşmasını istiyoruz. Bu sebeple kahvehaneye bu ismi verdik."
Kahvehane'nin duvarları her türlü siyasi söylemle dolu. Kıbrıs'ın bağımsızlığını savunandan tutun da, Rumlarla birlikteliğe kadar farklı siyasi görüşlerde insanlar buraya gelip tartışıyorlarmış. En önemli şey ise genelde öz Kıbrıslıların burada bulunması.Bu açıdan burada Kıbrıslıların şikayetlerini ve görüşlerini öğrenme fırsatı buluyoruz.
Buradaki Kıbrıslı vatandaşların en büyük şikayetleri Türkiye'nin doğu ve güneyinden gelen göçlerin Kıbrıs'ın kültür yapısını bozması. "Daha önce burada hiçbir asayiş olayı yaşanmazdı, göçlerden sonra akşamları sokağa rahat çıkamaz olduk" diyor kahvehanedeki bir başka Mehmet bey.
Türkiye'nin doğu ve güneydoğusundan gelen, eğitim ve gelir düzeyi düşün TC vatandaşları Kıbrıs’ı kendilerine yeni bir ekmek kapısı olarak görüyorlar haliyle. Ancak buraya gelirken buranın Türkiye’den daha farklı bir kültür yapısına sahip olduğunu göz ardı ederek geliyor ve bir bakıma kendileri dönüşmek yerine, Kıbrıs’ı dönüştürmeyi tercih ediyorlar. İşte öz Kıbrıslı vatandaşların şikayetleri de bu noktada düğümleniyor. Biraz da eğitim seviyesinin düşüklüğünden olsa gerek asayiş olaylarına da en fazla Türkiye’den buraya gelen insanların karışması, adalıları bir hayli rahatsız etmişe benziyor.
Adalıların bir başka şikayeti ise Türkiye’nin gölgesinde olmaktan bıkmaları. Kendilerinin bağımsız bir devlet gibi değil de Türkiye’nin bir vilayeti gibi görülmesinden epey rahatsız olduklarını dile getiriyorlar. Başbakanlık binalarının hemen karşısında bulunan Türkiye Büyükelçiliğini de Türkiye’nin gölgesi altında kalmalarına delil olarak gösteriyorlar. Mehmet Bey şunları söylüyor: “Biz Türk askerinin bizi korumasından şikayetçi değiliz bilakis bundan memnun olabiliriz. Ancak asıl şikayetimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç işlerimize müdahale etmesi”.
Burada Kıbrıslı vatandaşlarda “asker sadece sınırlarımızı beklesin” tarzında bir görüşün hakim olduğunu görüyoruz. Bu ilk bakışta biraz bencilce geliyor, hatta daha ileri tabirle nankörlük diye nitelendirebilecekler bile çıkabilir. Ancak gelin dilerseniz onları dinlemeye devam edelim. Örneğin Mehmet Bey diyor ki: “Bizim hükümetlerimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kukla hükümeti gibi. Biz kendimizi yönetenleri kendimiz seçemiyoruz.”
Sonra da soruyor Mehmet Bey? “Bunun neresi bağımsızlık?

İşte Demokrasi Kahvehanesi’nden yükselen aykırı sesler bu şekilde. Oradan ayrılırken kahvehanedekiler “Bunları yazacaksanız doğru yazın. Türkiye’den gelen hiç bir gazeteci bizim dediklerimizi yazmıyor. Bari siz doğru yazın” diye de tembihlediler. Ben de onların dediklerini noktasına, virgülüne dokunmadan yazdım.

 

Yarın: Girne

Yorum (yok) Yorum yaz!

Ortadan bölünmüş şehir: Lefkoşa

12/4/2007 · Kategori: Seyahatlerim

 

LEFKOŞA

 

Dünyada ortadan ikiye bölünmüş son şehirlerden biri Lefkoşa. Bu sebeple tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşıyor belki de. Yedinci yüzyıla ait Asur kaynaklarında adı Ledra olarak geçiyormuş Lefkoşa’nın. MÖ 300 yılında ise Lefkos adlı hükümdar şehri yeniden inşa ederek kendi adını vermiş. Nicosia ismi ise ilk kez 1192’de yerli halk, adaya saldıran Tapınak Şövalyelerine başkaldırdığı zaman kullanılmış tarihçilere göre. O günlerden beridir de adanın başkenti olmuş Lefkoşa. Şehir 1570 yılında ise Osmanlı egemenliğine geçmiş.

 

Girne kapısından girilir

 

Lefkoşa’yı önce Girne kapısından girerek gezmeye başlıyoruz. Lefkoşa’nın sur içi bölgesine kuzeyden giriş sağlayan bu kapı 1562 yılında Venedikliler tarafından yapılmış. Kemerli bir yapıya sahip olan kapı Lefkoşa’nın en önemli kapılarından biri. Hâlâ bu kapının duvarlarında Venedik ve Osmanlı dönemine ait kitabeler bulmak mümkün. 1821 yılında Osmanlı döneminde tamirat görmüş ve üst kısmına kubbeli bir bekçi odası eklenmiş. 1931 yılında da iki tarafına bugün yürüdüğümüz yollar açılmış. Uzun yıllar Girne yönünden Lefkoşa’ya girmek için sadece bu kapı kullanılıyormuş. Bu kapı şimdi Turizm ve Enformasyon bürosu olarak kullanılıyor. Girne Kapısı’nın hemen ilerisinde solda ise KKTC’nin önemli isimlerinden merhum Dr Fazıl Küçük’ün bir heykeli bulunuyor. Küçük, ömrünü Kıbrıs davasına adamış, 1959 yılında adada bir bütün olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı muavini olmuştu. O zaman Cumhurbaşkanı Rum, muavini ise Türk olmak durumundaydı. Daha sonra ise 1967’de kurulan Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi'nde başkanlık da yaptı. 1973 yılına kadar Cumhurbaşkanı muavini olarak yürüttüğü görevini şimdi Türkiye’de Kıbrıs denilince ilk akla gelen isme, yani Rauf Denktaş’a bıraktı. Dr Küçük 1980’li yılların başında hayatını kaybetti. Küçük, Kıbrıs davasının Türkiye olmadan çözülemeyeceğine inanıyordu ve böyle yaşadı.

Girne kapısından sonra İstanbul caddesi üzerinden doğuya doğru devam edip, caddenin Yeni Cami Caddesiyle kesiştiği yerden döndüğünüzde Yeni Cami’ye ulaşıyorsunuz. Yeni Cami de 14. yüzyılda yapılmış olan bir Latin Katolik Kilisesi’nden camiye dönüştürülmüş. Asıl yapı 1740’da yıkılmış, hemen yanı başına yenisi inşa edilmiş. Bu mahalleye de Yeni Cami adı verilmiş. Yeni Cami Mahallesi’nde Lüzinyan Evi olarak bilinen ve 15. yüzyılda inşa edilmiş olan bir de tarihi konak bulunuyor. Konak günümüzde Osmanlı, Lüzinyan ve Venedik eserlerinin sergilendiği bir müze olarak kullanılıyor.

 

Buradan daha güneye doğru devam ettiğinizde 14. yüzyılda inşa edilmiş bir kiliseden çevrilen Haydarpaşa Camisi’ni görebilirsiniz. Burası 50’li yıllardan beridir bir sergi salonu olarak kullanılıyor. Caminin hemen çaprazında caddenin daha da aşağısında ise bir Taş Eserler Müzesi yer alıyor. Bu müze az sonra anlatacağım Selimiye Camii’nin avlusunda bulunuyor. Binanın geçmişte adaya uğrayan hacıların ve seyyahların ağırlandığı bir misafirhane olarak kullanıldığı sanılıyor.

 

Selimiye Camisi şahane

Lefkoşa’da daha bir çok döneme ait tarihi eserler bulmak mümkün. Bunların en önemlileri arasında da eski bir katedral olan Selimiye Camii sayılabilir. St. Sophia Katedrali’nden çevrilen Selimiye Camii 1208 ile 1326 yılları arasında Lüzinyanlar tarafından inşa edilmiş. Bu eser Kıbrıs’taki gotik tarzı mimarinin en önemli örneği olarak tanınıyor. 1570 yılında Osmanlıların Lefkoşa’yı fethinden sonra katedrale bir minare eklenerek Aziz Sofya Camisine dönüştürülmüş, 1954 yılında ise ismi Selimiye Camii olarak değiştirilmiş. Lefkoşa’nın en güzel tarihi abidesi olarak ayakta duran bu yapı, dışardan taş mimarisiyle hayranlık uyandırırken içerden ise bembeyaz tavanıyla göz kamaştırıyor.

 

Selimiye Camisi’nin güney tarafına düşen kısımda bulunan Bedesten ise Lefkoşa’nın çok kültürlü tarihini yansıtan en önemli eserlerden biri. Selimiye Camisi’nin güney tarafına düşen Bedesten’in temeli 12. yüzyılda Bizanslılar tarafından atılmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise yapıya hep yeni bir şeyler eklenmiş. Rum-Ortodokslar tarafından psikoposluk merkezi, Latin Katolikler tarafından kilise olarak kullanılan bina, Osmanlıların yaptığı mimari değişiklikle bir kapalı çarşıya dönüştürülmüş. Günümüzde kullanılmayacak kadar harap olan bina, AB’nin katkılarıyla restore edilmiş.

 

Bu civarda aynı zamanda bir de Büyük Hamam bulunuyor. Hamam tam 14. yüzyıla tarihleniyor. Latin Aziz George tarafından inşa edildiği söyleniyor. Şu anda Türk Hamamı olarak faaliyete devam ediyor.

 

Otantik ve güzel: Büyük Han

 

Lefkoşa'da bundan başka görülmesi gereken en önemli yerlerden biri de Büyük Han. Büyük Han'ın inşası için emri Kıbrıs'ın ilk Osmanlı yöneticisi Muzaffer Paşa 1572 yılında vermiş. Han'ın mimari yapısı o dönemlerde Anadolu'da inşa edilenlerle birebir benzerlik taşıyor. Tamamıyla taştan inşa edilmiş olan Han'ın içinde tam 68 oda ve 10 dükkan bulunuyor. Büyük Han'ın tam ortasında da çok güzel küçük bir mescid var. Burada hediyelik eşya dükkanları ile otantik restoranlar bulmak mümkün. Salı ve Perşembe akşamları da iç bahçede canlı müzik eşliğinde akşam yemeğinin tadını çıkarmak mümkün.

 

Lefkoşa'da Selimiye Camii civarındaki bir başka tarihi eser de Derviş Paşa Konağı. 19. yüzyılda inşa edilen konak Türk mimari yapısını tamamıyla yansıtıyor. Konak Kıbrıs'ta yayınlanan ilk Türkçe gazete olan Zaman'ı çıkaran Derviş Paşa'ya ait ve şu anda da Etnografya Müzesi olarak kullanılıyor.

 

Selimiye Camii'nin civarında bulunan ve Lefkoşa'nın en önemli meydanı olarak bilinen Sütunlu Meydana adını veren Venedik Sütunu Kıbrıs'taki Venedik yönetimine haraç olarak Salamis'teki orjinal yerinden sökülerek buraya getirilmiş. Granitten mamül sütunun üstünde Venediklilere ait özel işaretler bulunuyor.

 

Dervişlerin mekânı

 

Lefkoşa'yı anlatırken Mevlevi Tekkesi'nden de bahsetmek gerekir. Dünya üzerinde en iyi korunmuş olan Mevlevi Tekkelerinden biri Lefkoşa'da bulunuyor. Tekke Girne Kapısı'nın yüz metre kadar güneyinde yer alıyor. Tekke 17 yüzyılda inşa edildiğinde şu anda kapladığı alandan daha büyük yer kaplıyormuş ancak günümüze daha küçük bir kısmı kalmış. Buna rağmen yapı iyi korunmuş ve çeşitli restorasyonlara tabi tutulmuş. Yapı şu anda Mevlevi Müzesi olarak kullanılıyor.

 

Yeşil (ve uzun) Hat

 

Lefkoşa'ya gelipte Yeşil Hattı görmeden gitmek olmaz. Yeşil Hat Lefkoşa'yı ikiye bölen uzun çizginin adı. Yani şehrin en sıcak noktası. Bu Hattın en sıcak yeri de Yiğitler Burcu diye bilinen parkın ayırdığı bölüm. Bu parktan Rum Kesimi'ndeki günlük yaşayışa şahit olabilirsiniz. Bu birleşme ve ayrışma noktasında aradaki tek engel bir tel örgü sadece. Onun haricinde elinizi uzatsanız Rum kesiminden herhangi biriyle tokalaşabilirsiniz. İki ülke işte bu kadar yakın birbirine aslında. Netekim iki Kıbrıs Türkü genç çaylarını, öğlen yemeklerini yedikten sonra Rum Kesimi'ne bakarak yudumluyorlar. Dünyada bu kadar iç içeyken bölünmüş başka bir şehir kalmadı. En son Berlin, duvarlarla bu şekilde ikiye ayrılmıştı. O da yıllar önce yıkıldı. Gerçi hala Kudüs gibi yerlerde duvarlar inşa ediliyor ancak Kudüs'teki durum Lefkoşa'daki gibi değil. Orada duvar şehrin etrafına çevrilmiş. Burada ise hayatın tam ortasına, şehrin kalbine çekilmiş.

 

Lokmacı Barikatı

Bu manada Lokmacı Barikatı da ilginç bir yer. Orayı da görmeye gidiyoruz tabii ki. 5-6 metre genişliğinde bir cadde burası aslında. Şehrin kalbinin attığı uzun çarşının bir devamı var Rum Kesimi'nde. Türk tarafı uzun süre buradan geçiş sağlamak için girişimlerde bulunmuş. Lefkoşa'da günlük yaşayışın normale dönmesi için iyi bir fikir olacağını düşünmüşler. Netekim geçişi sağlamak için bir de Lokmacı Köprüsü inşa edilmiş ancak karşı taraf aynı iyi niyette olmadığını bu kapıyı açmayarak göstermiş oluyor. Netekim geçenlerde Lokmacı Köprüsü'de yıkıldı. Şimdi yerinde bir kontrplak barikat duruyor. Bu barikatın bir de bir metre eninde bir kapısı var. Şu anda kilitli duruyor. Bakalım ilerleyen zamanlarda bu kapının kilidi kırılıp şehrin iki tarafı birbirine kavuşabilecek mi?

 

Yarın: LEFKOŞA'DA DEMOKRASİ KAHVEHANESİ

Yorum (yok) Yorum yaz!

Yavru Vatan Yahut Bağımsız Kıbrıs

11/4/2007 · Kategori: Seyahatlerim

Kıbrıs yazılarıma başlıyorum nihayet.. Keyifle okumanızı diliyorum... Sevgiler... U.Y. 

 

Cyprus by Umut Yavuz :)

 

 

Biz Türkiye’den bakınca “yavru vatan” deriz ona. Oraya gidince sahiden de vatanımız olduğunu hissederiz. Ama farklıdır yine de, bize ait olan yönleri bir yana kendine has bir yapısı vardır onun.

brıs’tan bahsediyoruz. Kıbrıs derken onun da Kuzey kesiminden, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden, yani KKTC’den.

İstanbul üşürken Kıbrıs’ta günlük güneşlik bir hava vardı. Baharın başlangıcını yaşadığımız günlerde Kıbrıs’a da her yerde olduğu gibi bahar daha da erken gelmişti.

İstanbul’dan Lefkoşa’daki Ercan Havalimanı’na 1saat 15 dakikalık bir uçuşla varıyorsunuz. Ercan, Lefkoşa’ya 20 dakika mesafede KKTC’nin en büyük havalimanı. Lefkoşa da KKTC’nin başkenti. Lefkoşa’yı anlatmadan önce Kıbrıs’a genel bir bakış gönderelim istiyorum.

KKTC biliyorsunuz Kıbrıs adasının kuzey kesiminde yer alan Türk Cumhuriyeti. Bunu Türkiye’de bilmeyen yoktur. Bugün durum böyle ama gelin biz tarihte daha gerilere gidelim. Adanın ilk sakinlerinin Anadolu, Suriye ve Filistin’den MÖ 7000-6500 yılları arasında göç ettikleri sanılıyor. Göçün sebebinin ise doğal afetler ve düşman saldırıları olduğu tahmin ediliyor. Yani ta o devirlerden beridir Kıbrıs bir tenezzüh yeri, bir sığınak ve barış dolu bir korunak olarak görülüyormuş. Biz de İstanbul’un dağdağasından Kıbrıs’ın tenhalığı ve dinginliğine gittiğimizde adanın bu özelliğini müşahade etmiş olduk. Her ne kadar zaman zaman suları ısınsa da Kıbrıs’ın bir barış adası olması gerektiğine kanaat getirdik.

 

brıs Doğu Akdeniz’in en önemli adası. Adını zengin bakır kaynaklarından aldığı sanılıyor. Aynı zamanda konumu ve doğal zenginlikleri sayesinde de Kıbrıs önemli bir ticaret merkeziymiş. Tam da bu sebeple tarih boyunca pek çok uygarlık onu ele geçirmek için çetin savaşlar vermiş. Sırasıyla Mısırlılar, Asurlular, Fenikeliler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Lüzinyanlar, Venedikliler ve Osmanlılar adada hüküm sürmüşler. Her dönemde insanların huzur içinde yaşadıkları ada ise günümüzde olduğu gibi zaman zaman gerginliklere sahne olmuş ne yazık ki. Biz insanlar güzellikleri paylaşmak yerine, onun tek sahibi olmak dürtüsüyle hareket ettiğimizden midir nedir, her yeri kana bulamakta üstümüze yok.

Bugün Kıbrıs adasında iki ülke bulunuyor. Her ne kadar Rum kesimi kabul etmese de ülkede Bir Rum bir de Türk yönetimi var. Ada aynı zamanda Avrupa Birliği üyesi. Ancak bu durum da tartışmalı. Rumlar Türk tarafını Kıbrıs Cumhuriyeti’ni işgal edenler olarak tanımlarken, KKTC tarafı ise kendilerinin bağımsız bir devlet olduklarını söylüyor ancak onlar da resmen tanınmamaktan şikayetçi. Ada Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB üyesi olunca durum daha da karmaşıklaştı haliyle. İkiye bölünmüş tek ülke olarak mı Birliğe girdi yoksa sadece Rum tarafı olarak mı katıldı belli değil ne yazık ki. Bir süre daha da belli olacak gibi görünmüyor.

 

4 Bayraklı Ada

 

brıs sorununun tarihi sürecine ya da bugünkü siyasi duruma fazla girme ihtiyacı hissetmiyorum. Zaten bunlar fazlaca yazılıyor gazetelerde. Daha çok müşahade ettiğimiz ilginçliklerden söz etmek istiyor ve bu ülkeyi biraz da bilmediğimiz yönleriyle, tarihi ve doğal güzellikleriyle, insanlarıyla ve yerel problemleriyle tanımalıyız diye düşünüyorum.

Hiç Kıbrıs’a gitmeden, orada yaşayan halkın düşünce ve duygularını bilmeden, bunları paylaşmadan yani Kıbrıs’ı tanımadan Kıbrıs davası güdenlerin de bu yazıdan istifade etmelerini istiyorum.

Bugünkü KKTC 15 Kasım 1983’te kurulmuş ve başkenti Lefkoşa olarak belirlenmiş. Aynı şekilde Rum kesiminin de başkenti Lefkoşa ya da diğer adıyla Nicosia. Bu bakımdan Lefkoşa’nın çok ilginç bir kaderi var. Çünkü bu şehir tıpkı Berlin gibi ortadan ikiye bölünmüştür. Ve tıpkı adanın genelinde olduğu gibi bu şehirde de çok bayraklı bir görünüm var. Yani Lefkoşa şehrinde 4 ülkenin bayraklarını görmeniz mümkün. Türkiye’nin, KKTC’nin, Yunanistan’ın ve de Kıbrıs Rum Yönetiminin.

Türkiye ve Yunanistan bu ülkelerin bayraklarını kendi bayraklarının gölgesi altında tutmaya devam ediyorlar. Bir de bunlara İngiliz etkisi eklenince ülke karmakarışık bir hale geliyor haliyle.

Evet her yerde ağır bir İngiliz etkisi görünüyor. Adayı karıştıranlar İngilizler olduğu için ve hâlâ İngilizlere ait bölgeler bulunduğundan buradan el çekmişe benzemiyorlar.

Bunun yanında ABD ile BM’nin de eli bulunuyor bu adada. Bir adada neden bu kadar el olur diye soracak olursanız, Kıbrıs’ın stratejik önemi diye cevaplanabilir heralde.

brıs’ta geçirdiğimiz bir haftada zaman zaman beraber seyahat ettiğimiz Amerikalı, KKTC’de İngilizce tabirlerin çokluğuna dikkatimi çekmiş ve şaşkınlığını dile getirmişti. Zaten ada sakinlerinin çoğunluğu da İngilizce’yi çok iyi biliyor. Son olarak da Kıbrıs’ta tıpkı İngiltere’de olduğu gibi trafik soldan akıyor.

Trafikten söz açılmışken, Kıbrıs’a ilk defa gidenler için alışması güç olan şeylerden biri de trafiğin sağ yerine soldan akması. Bunun sebebi de İngiliz etkisi işte.

Evet Kıbrıs’a dört bayraklı ada diyebiliriz ama ada üzerinde at koşturanlar dörtten fazla ne yazık ki.

 

Sıradaki bölüm: LEFKOŞA

Yorum (1) Yorum yaz!

Konya Meke Gölü bir harika..

5/3/2007 · Kategori: Seyahatlerim

 

Konya'da Meke gölüne gittik. Size bir resmini göstererek ne kadar harika olduğunu anlatmak istedim. Kıbrıs yazısından sonra Meke Gölü ile ilgili yazıyı da yayınlayacağım.. Çok yakında :))

Yorum (2) Yorum yaz!

Yakında Lefkoşa, Girne ve Gazimağosa ile burada olacağım...

19/2/2007 · Kategori: Seyahatlerim

Gezi yazılarıma yakında KKTC'nin üç güzel şehri Lefkoşa, Girne ve Gazimağosa ile devam edeceğim. Ayın 21, 22 ve 24'ünde düzenlenecek şehir turlarına katılacağım ve bol bol fotoğraf ile bilgi toplamayı hedefliyorum. Eğer bir aksilik olmazsa güzel verilerle yanınıza döneceğim..

Yorum (yok) Yorum yaz!

Gelecek hafta Kıbrıs'tayım

15/2/2007 · Kategori: Seyahatlerim

18 Şubat günü İstanbuldan KKTC'ye gidiyoruz. Kıbrıs Havayolları ile Ercan Havalimanına iniş yapacağız. Yakın Doğu üniversitesinin Küresel ısınma ile alakalı geniş katılımlı bir kongresi olacak. 5 gün Kıbrıs'tayım inşallah. Bu arada eğer ayarlayabilirsem KKTC Cumhurbaşkanı M. Ali Talat ile de görüşmek istiyorum. Bir de Kıbrıs'ı gezeceğim tabii ki. Dönüşte izlenimlerimi anlatırım.

Yorum (2) Yorum yaz!

Girit, Hanya ve Selanik...

7/2/2007 · Kategori: Seyahatlerim

Umut YAVUZ

 

 

GİRİT - HANYA

Atina’dan sonra hava yoluyla Girit Adasına gittik. Girit Adasındaki durağımız Hanya’ydı. Ekibimizde Konyalılar da olduğu için, ister istemez “Hanya’yı da, Konya’yı da gördük” esprileri ile Ege denizi üzerinden Girit Adasına ulaştık. Hanya, Iraklion’dan (Heraklion) sonra Adanın ikinci büyük şehri. Tam bir tatil beldesi olan Hanya, insanın içini ısıtacak kadar Akdenizli bir havaya ve sempatiye sahip. Burası aynı zamanda Mevlevîliğin son Mevlevîhanesine ev sahipliği yapmasıyla da önemli bir mekân. Şu anda söz konusu Mevlevîhane bir yetimler yurdu olarak kullanılıyor. Mevlevîhanenin şadırvanı da şehrin en merkezî yerindeki parkın havuzu olma görevini ifa ediyor. Hanya limanı ve sahili ile tatilciler için huzur verici ve şirin bir yer. Şehir, Osmanlı Devleti döneminde Adanın idarî merkezi olmuş, 1898-1908 arasındaki Girit Cumhuriyeti döneminde de başşehir işlevi görmüş. Yunan devlet adamı meşhur Eleftherios Venizelos, Hanya’nın yakın bir köyünde dünyaya gelmiş.

SELANİK

Hanya’dan dönüşte tekrar havayoluyla Atina’ya gidip, oradan da karayoluyla önce Selanik’e uğradık. Selanik son durağımızdı. Selanik’ten sonra İpsala’dan ülkemize geri döndük.

Selanik, (ya da Yunanların söyleyişiyle Thessaloniki) Yunanistan’ın ikinci büyük şehridir. 1430-1912 yılları arasında 500 yıla yakın bir süre boyunca Osmanlı İmparatorluğunun en önemli şehirlerinden biriydi. Selanik’in büyük şehir nüfusu 1 milyona yaklaşmaktadır. En önemli turistik ziyaret yerleri Osmanlılar tarafından inşa edilmiş Beyaz Kule ve Arkeoloji Müzesi’dir. Sahil şeridi de İzmir’in kordonunu andırır. Mustafa Kemal’in doğduğu söylenen evi ile Türk Büyükelçiliği de Selanik merkezinde aynı bahçe içinde yer alır. Selanik’in kalesinden şehir manzarasını izlemek mümkündür.

Selanik 1430 tarihinde padişah II. Murat’ın yönettiği bir Osmanlı ordusu tarafından fethedildi. 15. yüzyıl boyunca şehre Anadolu’dan getirilen çok sayıda Türk yerleşti. 1492 yılında Osmanlılar İspanya’dan kovulan Sefardi Yahudilere kapılarını açtıklarında, Selanik, Yahudilerin yerleşmek için en fazla tercih ettikleri şehir oldu. 17. yüzyılda Sabetay Sevi tarafında başlatılan Sabetayizm hareketi Selanik’teki Yahudiler arasında çok rağbet buldu. Jöntürk hareketi de büyük ölçüde Selanik’te gelişti.

Selanik turunun ardından İpsala kapısından ülkemize dönme vakti geldi. Balkan turuyla birlikte Osmanlı Devleti’nin 500 küsûr yıl boyunca hüküm sürdüğü Kuzey Afrika haricindeki hemen bütün toprakları görmüş olmanın verdiği mutluluk ve hüzün ile karışık duygularla İpsala’dan Türkiye’ye döndük.

— SON —

Yorum (1) Yorum yaz!

Beyaz Atina...

7/2/2007 · Kategori: Seyahatlerim

Umut YAVUZ

ATİNA

Makedonya’dan sonraki durağımız komşumuz Yunanistan olacak. Yunanistan, Makedonya’yı Makedonya olarak kabul etmiyor. O sebeple Makedonya’yı Eski Yugoslav Cumhuriyeti olarak adlandırıyor. Ancak Makedonlar, Yunanlılar kabul etmese de, kendilerine Makedonya demeye devam ediyorlar. Bu anlaşmazlık, Yunan sınırını geçtikten sonra da kendini gösteriyor. Zira Yunanistan kısmında, bizim Türkiye’de Öz-Makedonya olarak tabir edebileceğimiz bir mantıkla, asıl Makedonya’nın bu bölgeler olduğunu gösteren tabelâ ve haritalar mevcut.

Makedonya bölgesi, biliyorsunuz Büyük İskender’in anavatanıdır. Onun adı aynı zamanda Makedonyalı İskender’dir zaten. Hasılı kelâm biz Makedonya’yı geride bırakıp, Atina’ya doğru yolculuğa başlamıştık bile. Ancak Atina çok güneyde kalıyor. Daha yolumuz çoktu. Atina’dan önce Yunanistan’ın Larissa şehrine uğrayıp, bir şeyler yemeyi planlıyoruz. Ancak Pazar günü olduğu için, şehir ölü bir şehir gibi. Larissa büyük bir şehir aslında, ancak bizim yiyecek bir şey bulmamız epey zor oldu. Zaten bütün Avrupa gezisi boyunca en büyük sıkıntı, yiyecek bir şey bulma sıkıntısıydı.

Larissa’nın merkezinde müzeye çevrilmiş bir adet camiyi de ziyaret ettikten sonra, Atina’ya doğru yolumuza devam ettik. Larissa’dan Atina’ya giderken hemen sağ tarafınızda yükselen azametli dağlar, meşhur Olimpos Dağlarıdır. Yunan mitolojisinde, sözde tanrıların yaşadığı varsayılan bu azametli dağlar, sahiden de çok yüksek ve büyük dağlardır. Tepelerinde her daim kar barındıran bu dağları da arkamızda bırakarak, saatler sonra nihayet Atina’ya varıyoruz. Beyaz şehir Atina, daha varır varmaz büyük bir şehir olduğunu hissettiriyor. Modern bir şehir olduğu kadar, tarihî özelliklerini de muhafaza ediyor. Aslında Avrupa Birliği’ne girmesiyle şehrin bu kadar güzelleştiğini biliyoruz. Daha önce bu kadar alımlı değildi şüphesiz. Ancak AB fonlarından aktarılan paralarla şehir yeniden mamur hale getirilmiş.

Özellikle antik Plaka semtinde bulunan meşhur Akropolis’ten şehre şöyle bir baktığınız zaman, kayalıklar ve tepecikler arasında şehrin beyaz köpüklü bir deniz gibi uzandığını görebilirsiniz. Atina, iklimi ile Ege illerimize çok benzemektedir. Yunanistan genel olarak bütün Balkan ülkelerinden farklıdır. Bir kere yeşil örtü, burada yerini kayalık ve çorak arazilere ve zeytin ağaçlarına bırakırken, iklim olarak tam anlamıyla bir Akdeniz iklimi özelliği gösterir. Bu sebeple daha bir hafta önce bulunduğumuz Balkan şehirlerinde soğuk ve kapalı havalar hakimken, Atina’da tıpkı Türkiye gibi yüksek sıcaklıklarla karşılaşırsınız.

Atina şehri, ismini mitolojideki sözde savaş tanrısı Athena’dan almaktadır. Avrupa’nın ibadete açık camisi olmayan tek başşehri olan Atina’ya, bugünlerde bir cami yapılacağı söyleniyor.

4 milyon nüfusa sahip olan şehirde, sadece Plaka semtini gezmek birkaç gününüzü alabilir. Zira antik çağların ve Yunan medeniyetinin bütün mirası burada bulunuyor.

Osmanlı döneminde bir tek Plaka semti varmış. Bilhassa Akropol’ün hemen altındaki mahalle, Atina’nın istisnasız en güzel mahallesi. Daha aşağıda da Roman Agorası denilen yer bulunuyor. Suriyeli bir astronomun yaptırdığı gizemli “Rüzgâr kulesi”, zamanında su ve rüzgârla ilgili deneylerde kullanılmış. Elbette, yeraltı suları da var Atina’da. Kulenin biraz ilerisinde Fethiye Camii var, Fatih Sultan Mehmet için yapılmış. Hemen yanındaki Roma Agorası’nda ayakta kalan son dört sütun ise, Agora’nın giriş kapısıymış bir zamanlar.

Plaka’da kazara bir merdiveni takip edecek olursanız, şehrin en güzel manzaralarının yer aldığı Akropolis’e çıkmanız işten bile değildir. Uzaktan görünümü bile yürekleri kıpır kıpır eden Akropol Tepesine çıkmak, oradan Atina’yı seyretmek, yüzyıllar öncesine gitmek gibi. Burası şehir devletinin yönetildiği yerler aynı zamanda. Akropol’ün biricik süsleri Athene tapınağı, Erechteum ve Parthenon. Zamanının dev tapınağı, milattan önce dördüncü yüzyılda yapılmış olan Parthenon, sırası ile kilise ve cami olarak kullanılmış. İki yönlü olarak, yanlarda 17 kolonun taşıdığı tapınak, harika mimarîsiyle göz kamaştırıyor. 159.5 metre boyunca içini süsleyen figürler, eski savaşları gösteriyormuş. 1687’deki patlamadan sonra ne kaldı ise, Akropol Müzesi’nde sergileniyor.

Akropol’ün hemen aşağı kısmında, dünyanın ilk tiyatrosunun kalıntılarını görmeniz mümkündür. 3 bin yıllık geçmişe sahip olan Atina şehrinde, medeniyet tarihinin bir çok kalıntıları ayaklarınızın altındadır ve Atina’nın adeta her tarafı bir ören yeridir.

Plaka’nın yakınlarında bulunan ve Agora denilen antik meydanda, felsefenin temelleri atılmıştır. Burada Agora Müzesi’yle birlikte, bir de Antik Yunan’ın en eski kilisesi Theseion bulunmaktadır. En eski antik Yunan tiyatrosu ise Dionysos tapınağında bulunmaktadır. M.Ö. V. yüzyılda inşa edilen tiyatroda Aristofanes’in komedileri ile Euripides ve Sofokles’in trajedileri sahneleniyordu. Tiyatronun seyirci kapasitesi 17 bindi.

Bir de Akropol’den de görülebilen Odeon Erode adlı amfi tiyatro var. M.Ö. 161’de inşa edilen bu mekân halen Atina Festivali’ne ev sahipliği yapıyor. İlk olimpiyat oyunlarının düzenlendiği stad olan Stad-Panathinaikos da ziyaret edilmelidir. Bunun yanında bir zamanlar Yunanistan’ın en büyük tapınağı olan Olympia-Zeus Tapınağı’nın da bugün kalıntılarını ziyaret etmek mümkün.

Atina merkezine çok yakın bulunan Pire limanından denize girmek mümkün. Bu da Atina gibi bir metropol için önemli bir avantajdır.

                                                                  Devam edecek

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Mostar, Üsküp ve Tetovo...

1/2/2007 · Kategori: Seyahatlerim

Umut YAVUZ

MOSTAR

Saray Bosna’ya 1 saatten az bir mesafede bulunan Mostar’da savaşın izlerini daha yakından görmek mümkün oldu. Henüz yaralar tam anlamıyla sarılmış değil. Hırvatların kendi topraklarına katmak için şehrin asıl sahibi olan Boşnaklara yapmadıkları zulmün kalmadığı Mostar’da, savaştan sonra Hırvat nüfus artmış. Mostar Köprüsü yıkılınca, Türkiye’nin girişimleri ile yeniden yapılmıştı. Yeniden yapılan köprü bugün yine turist akınına uğruyor. Mostar’daki yüzücülük kulübündeki gençler, geleneksel olarak köprüden nehre atlıyorlar. Köprünün en yüksek yerinde bekleyen yüzücü Boşnak genç, turistlerden yeterince para toplanınca, kendini nehrin sularına bırakıyor. Eskiden kalma bu gelenek, şimdi para kazanmak için bir yol olmuş durumda. Köprü aslına uygun restore edilmiş ve gayet ihtişamlı bir şekilde varlığını sürdürüyor. Bunun yanında, yıkıntıları da ibret olması için köprünün civarında sergilenmeye devam ediyor. Bu arada köprüyü yıkan tabyaların konulduğu dağın tepesine, bugün bir de haç dikmişler. Artan Hırvat nüfusu varlığını bu şekilde hissettirmeye çalışıyor.

Ancak buna mukabil, Mostar’da tek minareli camiler yükseliyor dört bir yandan. Şehrin çok iyi bir restorasyona ihtiyacı olduğu açık. Biz oradayken Cuma ezanı okunuyor ve namaza gidiyoruz. Bu sırada inanılmaz bir yağmur başlıyor. Mostarlıların alışık olduğu bu sağanak ötesi yağmur, bizi şaşırtıyor ve korkutuyor biraz da. Ancak bu coğrafya için böylesi bir yağmur oldukça normal.

Dağları yeniden aşıp bu güzel şehri de terk ediyoruz. Şimdiki hedefimiz geldiğimiz yolları geri dönüp doğuya doğru sürmek ve E-75 karayoluna ulaştıktan sonra, yeniden güneye yönelerek bu sefer direkt Makedonya’nın başşehri Skopje’ye, yani Üsküp’e gitmek. Nitekim zorlu bir yolculuktan sonra büyük karayoluna varıyoruz. Burada artık Türk kamyonları ve gurbetçilerle karşılaşmak oldukça olağan. Çünkü bu karayolu gurbetçilerimizin en sık kullandığı yol. Karayolları buralarda çok pahalı. Çünkü bu ülkelerin en büyük gelir kaynaklarından biri. Dümdüz olan yoldan kolaylıkla Üsküp’e varıyoruz.

ÜSKÜP

Üsküp tam bir Müslüman şehir. Şehre girer girmez camiler karşılıyor bizi. Makedonya, tıpkı Bosna gibi, Türklere vize uygulamıyor. Zaten buraları hâlâ birer Osmanlı şehri gibi. Üsküp’te, özellikle başörtülü Müslüman bayanların sayısı gözle görülür derecede fazla. Camilerin sayısı da öyle. Tek tek camileri ziyaret ediyoruz. Burada da Mostar’da gördüğümüz haç uygulaması var. Dağın en yüksek zirvesine koskocaman bir haç dikilmiş. Caminin birinde Arnavut bir Müslüman, bu haç hikâyesini anlatıyor bize. Söz konusu haç, milenyum hatırasına 2000 yılında dikilmiş. Halbuki şehirde Müslümanlar azımsanmayacak derecede fazla. Bu sebeple, dikilen haç büyük tepki çekmiş. Bir Ramazan ayında, Ramazan hilâli tam da bu dağın ardından haçın üstüne gelecek şekilde zuhur etmiş. Bunu da o zamanki gazeteler birinci sayfalarından haber yapmışlar. Bir Makedon gazetesinde “Hilâl haça üstün geldi” yorumu bile yapılmış. Associated Press’in arşivinde bu tarihî fotoğrafa ulaşmak mümkün. “Allah’ın takdiri” diyor Muhammed ismindeki Arnavut genci. Bu arada Üsküp’te Müslüman mahallelerin bulunduğu perişan vaziyeti soruyoruz kendisine. O da belediyenin ayrımcılık yaptığını ve Müslüman mahallelerdeki çöpleri zamanında toplamadıklarını ve hizmet getirmediklerini anlattı bize.

Makedonya’nın başşehri olan Üsküp’te Hıristiyan ve Müslümanlar bir arada yaşıyorlar. Şehrin nüfusu 750 bin civarında. Şehrin ortasından geçen Vardar nehri, şehri Müslümanların oturduğu eski şehir ile Hıristiyan ağırlıklı yeni şehir diye ikiye ayırıyor. Şehrin kalesi güzel bir şehir manzarası sunuyor. Osmanlı döneminde Rumeli Beylerbeyliğinin en gözde şehirlerinden biri olan Üsküp, bugün Hıristiyan Makedon yönetimleri yüzünden eski görkemini ve ihtişamını kaybetmiş, yaralı bir şekilde varlığını sürdürmeye çalışıyor.

TETOVO-KALKANDELEN

Tetovo, Makedonya’nın kuzeyinde bulunmaktadır. Çoğunluğu Arnavutların oluşturduğu bu bölge, Üsküp’e göre tamamen Müslüman ve Osmanlılık havasını muhafaza etmektedir. Ayrıca ülkenin ikinci büyük şehridir. Şehri Kosova’dan Şar Dağı ayırmakta. Arnavutlar, bu şehre çok önem vermektedirler. 2001’de savaş sırasında UÇK milisleri bu şehri de kuşatmışlar, ancak Makedon hükümeti hemen bir anlaşma talep ederek şehrin ellerinden gitmesine göz yummamışlardır. Şehirde bir çok Osmanlı eseri halen sağlam olarak durmaktadır. Bunun yanında Harabati Baba Tekkesi de görülmeye değer eserlerden biridir.

—Devam Edecek—

Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki ::

Umutyavuz.com

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım