TSK'ya muhtıra gibi cevap!

28/4/2007 · Kategori: Yeni Asya

Umut Yavuz

Genelkurmay Başkanlığı'ndan önceki gece yapılan talihsiz açıklama bir çok cihetten büyük bir gaf ve gaflet örneği olarak tarihe geçti ne yazıkki. Son dönemlerde tavrında bir yumuşama ve demokratlaşma olduğunu düşündüğümüz silahlı kuvvetlerin aslında eski yoz ve tutucu anlayışından vazgeçemediğinin bir örneğiydi dünkü bildiri. Darbe şakşakçıları bunu bir muhtıra olarak değerlendirmekte gecikmedi tabii ki. Ancak sivil ve demokrat bir Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak ben, bu açıklamayı kendi özgür irademe, demokratik haklarıma ve bu ülkede huzur içinde yaşama hakkıma yapılmış bir hakaret ve haksızlık olarak görüyorum.
Çünkü açıklamanın üslubu, gerekçeleri ve en önemlisi de zamanlaması tam da huzur ve istikrar aradığımız bu dönemde gerginlik ve kaos ortamına anlamsız bir 'tuz biber eklemek' anlamına geliyordu.
Genelkurmay her zaman olduğu gibi sert bir 'laiklik ve irtica' vurgusu yapmıştı. Ancak bunu yaparken "irtica" diye önümüze sunduğu örnekler Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarının ekseriyetinin saf ve samimi duygularla, inançları adına irtikap ettiği bir takım masum faaliyetlerden başka şeyler değildi. Bunu kendi aklımızdan söylemiyoruz. İsterseniz dün Genelkurmay'ın sitesinden yayınlanan bildiriyi açıp bakalım. İrtica olarak bize sunulan faaliyetlere bir göz atalım. Sözgelimi: '23 Nisan kutlamaları ile aynı günde Kur'ân okuma yarışması tertip edilmiş', 22 Nisan'da çeşitli şehirlerde "çağdaş olmayan kıyafetler" giydirilmiş küçük kız çocuklarına ilahi okutulmuş (ki burada Türkiye kadınının yaklaşık yüzde 65'inin giydiği başörtüsü kastediliyor), bir okulda dinî vaaz ve söyleşi düzenlenmiş, yine bir okulda başı kapalı çocuklar ilahiler söylemiş...
Kur'ân okuma yarışması tertiplemek, ilahi söylemek, başı kapalı olmak, dinî vaaz ve söyleşi tertiplemek... İşte sayın Genelkurmay'ın "vahim" olarak nitelediği, "kaygıyla" izlediklerini belirttiği, "ülkenin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle" bir tuttuğu, aynı kefeye koyduğu faaliyetler bunlar.
Afedersiniz sayın Genelkurmay Başkanlığı ama fazla oluyorsunuz! Bu zikrettiğiniz faaliyetlerden hangisi "cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka bir amaç taşımayan" tanımınıza karşılık gelmektedir acaba çok merak ediyorum.
Aynı şekilde sayın Genelkurmay, bu ülkede laiklik ve benzeri kavramların tartışmaya açılmasına bile tahammül göstermediğini dünkü açıklamasında itiraf etmiştir. Deniliyor ki: "Bu durum TSK tarafından endişe ile izlenmektedir." Ne yani sırf TSK istedi diye bu ülkenin insanları kavramlar üzerine düşünemeyecek, bunların yeniden tanımlanmasını isteyemeyecek ve yine sırf TSK istedi diye canını sıkan bir takım uygulamaları eleştiremeyecek mi? Hani aydınlık ve bilimsel düşünce nerede kaldı acaba? Bilimsel bakış kavramları sorgulamayı ve onlara doğru tanımlamalar kazandırmayı içermiyor mu? Elinde silahla dayatmacı bir duruşa taraf olmak ne kadar "cumhuriyetin temel ilkelerine" uyuyor, lütfen söyleyiniz?
Açıklamanın sonunda da deniliyor ki: "Ne mutlu Türk'üm diyene" anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır." Dış düşmanlar yetmiyormuş gibi kendi ordumuz tarafından sanal iç düşmanlar oluşturuluyor. Bu kadar farklı etnik kökenden insanın yaşadığı Anadolu topraklarında Türklük gibi ırka ve kökene dayalı bir söyleme nasıl bu kadar vurgu yapılabilir? Bu ülkeyi Nazi Almanyası ile karıştıranlar var heralde!
Ben diyorum ki madem öyle, meclisi lağvedelim, kapısına kilit vuralım, yasama, yürütme ve yargıyı, bütün bürokrasiyi hatta hayatlarımızın ve iradelerimizin ve de inançlarımızın bütün kontrolünü TSK'ya verelim de hem onlar hem de darbe seviciler rahata kavuşsunlar.
Çünkü bu zihniyetle demokratikleşme yolunda bir arpa boyu kadar dahi yol gitmemiz imkânsız görünüyor. Yine bu tür açıklamalarla bazı kurumlar bu ülkede yaşayan "genç sivilleri rahatsız" ediyorlar. Genç siviller de bu gelişmeleri endişe ve kaygı ile izliyor!

Yorum (4) Yorum yaz!

Şaşırtıcı rakamlar!

27/4/2007 · Kategori: Yeni Asya

Son zamanlarda gerek İslâmiyet'e gerekse peygamberimiz Hz Muhammed'e hakarete ve iftiraya varan söylemler özellikle Batı dünyasında artışa geçmişti. Buna paralel olarak da batıda İslâm'a ve peygamberimize olan ilgi de doğru orantılı olarak artıyordu. Hatta saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde Kur'ân satışları patlıyor, ihtida vakalarında inanılmaz oranlara ulaşılıyordu. Bu da Allah'ın bir hikmeti diyerek hakaretlere tahammül ediyorduk biz de. Tabi gereken yerlerde gereken cevaplar da verilmiyor değildi.
Bu bağlamda geçtiğimiz ayki Genç Yaklaşım dergisinde 'Şaşırtıcı rakamlar!' başlığı altında bazı istatistiki veriler yayınlandı. Rakamlar, başlıkta belirtildiği gibi bazı insanları şaşırtıcı mahiyetteydi gerçekten. Burada bir tablo altında beş ayrı başlıkta beş rakamsal veri bulunuyordu. Ve bu veriler bazı gerçekleri çok açık ve net bir şekilde yansıtıyordu. Bunlara geçmeden önce bazı iddiaları yeniden hatırlatmakta fayda var.
Meşhur tabirle bazı 'sefih Avrupalılar ile Asyalı münafıklar' Hz Peygamberi "eli kanlı bir cani", İslâmiyet'i de "kan ve kılıçla yayılmış" bir din olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Bu tezlerini de son zamanlarda bir takım başıbozuk ve serserilerin eylemlerini  "İslâmî terör" söylemleriyle yaftalayarak ispatlama yoluna gidiyorlar. Sonra dönüp etraflarına "bakın bu Müslümanlar işte böyleler" diyorlar. Ama kader-i ilâhinin bir tecellisi olarak İslâma yahut Peygamberimize yapılan hemen her saldırıdan sonra tuzaklar ters tepiyor ve kazanan yine İslâm oluyor.
Bunları neden hatırlattık? Bilhassa Peygamberimiz için "eli kanlı bir cani" sıfatlarının kullanılabildiğini -ki biz burada zikrederken bile haya ediyoruz- görüyoruz. Halbuki başta belirttiğim Genç Yaklaşım dergisinde yayınlanan bazı istatistiki rakamlara baktığımızda bunu apaçık bir şekilde yalanlayan verilerle karşılaşıyoruz.
Şöyle ki; sözkonusu bu şahıslar Hz Peygamberin davasını kılıçla yaydığını iddia ediyorlar halbuki Peygamberimizin hayatta olduğu dönemde yapılan 9 büyük savaşta öldürülen düşman sayısı ile İslâm ordusundan verilen şehit sayısını duyunca siz de eminim şaşıracaksınız. Evet bu 9 büyük savaşta düşman ordularından sadece ve sadece 216 kişi ölmüş, İslâm ordusu da 138 kayıp vermiştir. Evet yanlış duymadınız. Daha da çarpıcısı ne biliyor musunuz? Bu savaşlarda öldürülen sivil sayısı ise 0 (sıfır). Evet sıfır. Yani tek bir sivilin bile kılına dokunulmamış. Halbuki İslâm ordularının savaştığı düşmanlar, sözgelimi Kureyşliler, Müslümanlara etmedikleri zulmü bırakmamışlar ve onları vatanlarından göç etmeye zorlamışlar, evlerini, mallarını, arazilerini talan ve yağma etmişlerdi.
Herkes bilir ki savaşlarda askerler hayatlarını kaybedebilirler. Bu, savaşların bir kaderidir. Ancak sivillerin hayatlarını kaybetmeleri ise gerçek zulümdür, savaş suçudur. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed döneminde ise tek bir sivilin burnu kanamamış, hatta Mekke fethedildiğinde daha önce kendilerini buradan sürgün edenlere affedici davranmışlardır. Savaş esirleri konusunda da 10 kişiye okuma-yazma öğretme karşılığında serbest bırakmaya varana kadar bir çok örnek uygulamada bulunmuşlardır. Daha da ilginci bu savaşlarda Peygamberimiz bırakın insanları, ağaç kesmeyi bile yasaklamıştır. Bu bilgilerin hepsi tarih kitaplarında mevcuttur. Örnekleri çoğaltmak da mümkün...
Gelelim diğer istatistiklere ve gerçeklere. Mesela İslâm'a dil uzatan bir kısım batılıların ön ayak olduğu ve çıkarttığı 2. Dünya savaşında öldürülen toplam insan sayısı yaklaşık 54 milyon olarak açıklanmış. Ve bunların ekseriyeti asker değil, sivil. Bunu nereden anlıyoruz? Yine aynı istatistiklere göre 2. Dünya savaşında sadece Rusya'da öldürülen tahmini 'sivil' sayısı tam 7 milyon. Evet tam 7 milyon... Son olarak çok uzağa gitmeye gerek yok; komşumuz Irak'ta ABD ve yandaşlarının işgalinden beri günde ortalama 100'ün üzerinde sivilin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Hatırlatalım İslâm ordularının bütün savaşlarında düşman ordularında verilen asker kaybı (sivil değil) 216 kişiydi. Bu hususta da örnekleri çoğaltmak mümkün.
Rakamlar oldukça açık. İslâm'a kanlı din, Peygamberimize haşa 'katil' diyen önce elini vicdanına koysun, sonra tarihi tarafsız gözle okusun. Bundan sonra da ehli insaf ise herhangi bir söze gerek yok zaten. Aksi takdirde de Allah'ından bulsun...

 

Umut Yavuz

Yorum (1) Yorum yaz!

Halep şenliği!

4/4/2007 · Kategori: Yeni Asya

 

Umut Yavuz
yavuz@yeniasya.com.tr

 

Önceki gece Türkiye-Suriye ilişkilerinde tarihi bir gece yaşandı. Halep Olimpiyat Stadı'nın görkemli açılış gecesinde Türkiye'nin gözde takımı Fenerbahçe ile Suriye'nin gözde takımı El İttihad mücadele etti. Gecenin skoru da yine ortam gibi dostça idi: 2-2
Son yıllara kadar Türkiye ile Suriye ilişkilerinin pek de iç açıcı bir seviyede olduğu söylenemezdi. Çocukluğumu Halep şehrine yalnızca 65 km mesafedeki Antakya şehrinde geçirmiş biri olarak Suriye ile aramızda yaşanan problemlere bir türlü anlam veremez ve üzülürdüm. Zira o bölgede yaşayıp da iki halk arasında esasında bir problem olmadığını anlamamak için kör olmak gerekiyordu.
Sonraki yıllarda biraz daha büyüdük ve Türkiye'nin sadece Suriye ile değil bütün komşularıyla problemleri olduğunu gördük. Bunun yanısıra Türkiye'de bir de Arap dünyası ile buz gibi bir hava esiyordu. En azından diplomasi alanında ve devlet ideolojisinde bu böyleydi. "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" düsturu ile örülü paranoyak bir devlet ideolojisi cumhuriyetin kısa tarihinde damarlarımıza işlemişti yahut işletilmişti.
Anladık ki; dini, tarihi ve kültürel yönden derin bağlarımız olan komşularımızla aramıza "İngiliz siyaseti" dediğimiz dessas ve hilekâr siyaset girmişti. Yükselen milliyetçilik Arapları tahrik etmiş ve İngiliz kurnazlığı Türklerle olan bağlarını koparmalarına sebep olmuştu. Belki de bu sosyolojik bir kaderdi ve öyle de oldu.
Son yıllara değin Suriye ile aramızda Hatay meselesi yahut Asi nehri problemi gibi müzmin sorunlar ile PKK'ya yardım ve yataklık edilmesi ile ilgili ciddi problemler de yaşanmıştı. Bilhassa Baba Hafız Esad döneminde de ipler bir hayli gergindi. Ancak oğul Esad babasına göre daha reformist ve dışa açık bir siyaset güttüğü ve de nisbeten daha geniş ufuklu olduğu için bugün artık Suriye ile dostluktan bahseder konuma geldik. Bunda Başbakanımızın da Arap dünyasına açık duruşunun katkısını zikretmemek haksızlık olacaktır.
Geçtiğimiz yaz ayında Suriye'yi baştan başa gezmiş ve halk arasında Türklere ve Türkiye'ye olan sevgiyi bizatihi müşahede etmiş ve Yeni Asya sütunlarında da bir kaç gün boyunca bundan bahsetmiştik. Dün yine herkes gördü ki Osmanlı ruhunun temsilcisi Türkiye'ye olan bu muhabbet bakidir ve silinemez.
Şunu da ifade etmek gerekir ki bilhassa Halep'te Türkiye'ye, Başbakan Erdoğan'a ve en nihayetinde Fenerbahçe'ye olan ilginin bir sebebi de şüphesiz Halep'te hayatlarını idame ettiren 200 bine yakın Suriyeli Türkmendir. Bunlar mütemadiyen TRT Radyosunu dinliyor ve uydudan sürekli olarak Türk kanallarını izleyerek en az bizim kadar Türkiye gündeminden haberdar oluyorlar. Bu ilgide onların da payı olduğu bir gerçek.
Gecenin bir diğer altı çizilmesi gereken ve dikkate değer ayrıntısı ise futbol gibi son zamanlarda şiddetin kaynağı olarak gündeme gelen bir spor dalının bu şekilde halklar arasında dostluk ve kaynaşma vesilesi olmasıydı. İşte genelde spor, özelde de futbolun gerçekten öne çıkarılması gereken ruhu dün gece ortaya çıktı diyebiliriz. Bu bağlamda en kısa zamanda Suriye'den bir futbol takımının ki; bu muhtemelen yine El İttihad olur, İstanbul'a davet edilerek bir dostluk maçının da burada yapılması faydalı olur.
Bu arada Halep'te inşa edilen Halep Olimpiyat Stadı'nın da çok ihtişamlı ve görkemli olduğunu söylemek gerekir. Geciken maçtan önce yapılan ihtişamlı törenleri izlerken aklıma Barcelona'nın efsanevi 100 bin kişilik Neu Camp Stadı geldi. Olimpiyat stadı olması hasebiyle seyirci baskısı Neu Camp kadar çok hissedilmese de büyüklüğü bakımından onu anımsatıyordu.
Dikkatimi çeken bir başka şey ise aslında kenarda oturması beklenen ancak Başbakan Erdoğan'ın ricasıyla maça çıkan Fenerbahçe'nin kaptanı Tuncay'ın koluna taktığı pazu bandında yazan ifadelerdi. Tuncay bu pazu bandını bilinçli bir şekilde mi seçmişti yoksa öyle mi denk gelmişti bilemiyorum ancak gecenin anlam ve önemine uygun olduğu kesindi. Tuncay'ın kolundaki bantta İngilizce ifadelerle "Unite Against Racism" yazıyordu. Bunun anlamı ise: "Irkçılığa Karşı Birleş"... Evet komşularımızla tarihten gelen birlikteliğimizi bozan hep bu ırkçılık belası değil miydi zaten? Ve dünkü maç da tıpkı Tuncay'ın pazu bandıyla verdiği mesaj gibi ırkçılığa karşı bir mücadeleydi ve birleşmeydi. Yani sahada takımlar birbirleriyle değil, düşmanlıkla ve ırkçılıkla mücadele ettiler. Maçı da berabere ve el ele bitirdiler. Tam da bu anlamda Fenerbahçe'nin rakibi olan El İttihad takımının isminin kelime anlamı da "Birlik" demektir. Bunu da ilginç bir ayrıntı olarak belirtmiş olalım.
Son olarak Erdoğan-Esad görüşmesine de değinelim. Bu görüşmede Başbakan'ın ifadeleriyle İsrail-Filistin meselesi, Lübnan ve Irak sorunları başta olmak üzere bölgesel konulara değinildi. İki ülke arasında enerji konusunda örneğin doğalgaz ve daha da önemlisi Asi Nehri meselesinde görüşmeler yapılacağı vurgulandı. Neticede Asi Nehri üzerine bir dostluk barajı kurulacakmış.
Bütün bunlar her iki taraf için de rahatlatıcı ve güven verici gelişmelerdir. Çünkü komşu ülkelerin birbirleri ile ilişkilerinin sağlam olması o ülkelerin güçlerine güç katar, bunun tam tersine aradaki düşmanlıklar ise ülkeleri zayıflatır.
Türkiye'nin gelecekte daha güçlü bir ülke olması için komşularıyla ilişkilerinde daha barışçıl ve işbirliğine yönelik bir politika gütmesi lâzımdır. Bu konuda en başta ise dini, tarihi ve kültürüyle derin bir maziyi paylaştığı ülkelerden başlanması doğru olacaktır. Bu açılardan Halep'te gerçekleştirilen organizasyonu ve tabii ki Fenerbahçe yönetimini de tebrik etmek gerekmektedir.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Müslüman olan Papaz'ın itirafları

1/4/2007 · Kategori: Yeni Asya

Bir aralar Müslüman olan bir Papaz'ın bir yazısını tercüme etmiştim. İnternette bayağı bir yer bulmuştu. Buraya da ekleyim dedim. Okumayanlar okusun...

 

Umut

 

 

Müslüman aleyhtarı bağnaz Hıristiyan bir vaiz iken, daha sonra Müslüman olan ve İslama hizmet için koşturan Yusuf Estes'in ibretli hidayet hikayesi ...

''Kutsal Ruh'u gerçekten anlayıp anlamadığımdan şüphe ediyorlar, bir kısmı da kendimi "yeniden doğmuş" gibi mi yoksa "tamamen kurtulmuş" olarak mı gördüğümü soruyor. Bunlar bence çok güzel sorular ve bu yazımda hepsine cevap vermeye çalışacağım. Herkese yoğun ilgileri ve hikayem konusundaki merakları için teşekkür etmek istiyorum. ''
Bir gün yine çok kibar bir Hıristiyan beyefendi bana e-posta ile Hıristiyanlıktan İslâmiyete neden ve nasıl geçtiğimi sordu. İşte kendisine cevaben gönderdiğim mektubun tamamı:

Bir çok insan şunu merak ediyor: Nasıl oluyorda özellikle hergün İslâm ve Müslümanlık hakkında duyduğumuz negatif şeylere rağmen bir rahip veya vaiz İslâmiyete dahil olabiliyor?
Bazı insanlar bu konuda gerçekten çok meraklı, bir kısmı da benim İslâmı seçmemi bir istisna olarak görüyorlar. Bazıları nasıl İsa'ya sırt çevirebildiğimi sorguluyor, ya da Kutsal Ruh'u gerçekten anlayıp anlamadığımdan şüphe ediyorlar, bir kısmı da kendimi "yeniden doğmuş" gibi mi yoksa "tamamen kurtulmuş" olarak mı gördüğümü soruyor. Bunlar bence çok güzel sorular ve bu yazımda hepsine cevap vermeye çalışacağım. Herkese yoğun ilgileri ve hikayem konusundaki merakları için teşekkür etmek istiyorum.
Bir gün yine çok kibar bir Hıristiyan beyefendi bana e-posta ile Hıristiyanlıktan İslâmiyete neden ve nasıl geçtiğimi sordu. İşte kendisine cevaben gönderdiğim mektubun tamamı:

Giriş

Benim şu anda adım Yusuf Estes, fakat geçmişte yıllarca arkadaşlarım bana Skip diye hitap ettiler. 1950'den bugüne dek dini müzik sektöründe çalıştım. Bir yandan da Hristiyanlıkla ilgili vaazlar verdim. Dini cd ve video yayınlarının izin ve ruhsat hakları resmi sorumluluğunu yürüttüm. Sonra babam ve ben müzik şirketi kurduk, TV ve radyo programları ile eğlence programları hazırladık. TV'de çocuklar için öğretici programlar yaptım.
Bir ara ise, Birleşmiş Milletler Dini Liderler Barış Konferansı'nda delegelik yaptım. Şimdi ise Washington D.C. Birleşik Devletler Cezaevi Bürosu Müslüman Vaizliğinden emekliyim. Birçok Amerikalı Müslüman ile irtibatım var, Müslüman öğrenci ve gençlik teşekkülleri ile beraber organizasyonlar düzenliyoruz. Ayrıca dünyanın neredeyse tamamını Kur'ân'daki İsa'nın mesajını yaymak için dolaşıyorum. Gittiğimiz yerlerde bir çok inanç ve fikir grubundan din adamı, vaiz, temsilci ile diyaloglara giriyor, fikir alışverişinde bulunuyoruz. Bizim çalışma alanlarımız daha çok askeriye, üniversiteler ve cezaevleridir. Öncelikli amacımız ise gerçek İslâm ve gerçek Müslümanların mesajını dünyaya ulaştırmaktır. İslâmiyet öyle hızlı yayılıyor ki, İslam bugün Hıristiyanlıktan dünyanın en büyük ikinci dini konumunda. Ancak İslâmın "Barış, Allah'a teslimiyet ve itaat" anlamına gelen gerçek mesajı ne tam olarak anlaşılmakta ne de gereği gibi sunulmaktadır.

Nasıl Müslüman oldum?

Bu oldukça tuhaf gelebilir, belki Allah, İsa, peygamberlik, günah ve kurtuluş konularında sizinle biraz farklı bir perspektife sahip olabilirim. Fakat göreceksiniz ki, ben de aslında bir sürü insanla aynı gemide bulunuyordum.
Açıklamama izin veriniz.

Sıkı bir Hıristiyan olarak doğdum

Midwest'te çok sıkı bir Hıristiyan ailesinde dünyaya geldim. Ailem ve onların ataları burdaki kilise ve okulları yapan kişilerdi ve buraya ilk gelenler arasındaydılar. Ben daha ilkokulda iken, 1949 yılında (Ben epey yaşlıyım) Houston Texas'a taşındık. Kiliseye hizmet ediyorduk ve ben 12 yaşımda Texas Pasadena'da vaftiz oldum. Daha bir delikanlı iken, dinim ile ilgili daha fazla bilgi edinmek için diğer kiliseleri ziyaret etmek istedim. Baptistler, Metodistler, Episkopalyanlar, Nazarinler, Christ Kilisesi, Tanrı Kilisesi, Katolikler, Presbiteryanlar ve daha bir çoğunu gezdim. Kendimi İncil konusunda çok geliştirdim. Dinler hakkında araştırmalarım sadece Hıristiyanlıkla sınırlı kalmadı. Hinduizm, Judaizm, Budizm, Metafizik, yerel Amerikan dinleri de araştırmalarım dahilindeydi. Ciddi bir şekilde araştırmadığım tek din ise İslâm'dı heralde. Neden mi? Güzel bir soru.

Müzik Şirketi

Herneyse, bu araştırmalarım sırasında farklı tarzda müziklere ilgim epey arttı. Özellikle Gospel ve Klasik Kilise müziği. Benim bütün ailem dindardı ve ben de çalışmalarımı bu iki şey üzerine yoğunlaştırdım dinler ve müzik. Bütün bunlar beni bir çok kilisenin müzik sorumlusu haline getirdi. 1960'larda klavye dersleri vermeye başladım. 1963'te de Maryland'de kendime ait ilk stüdyomu kurdum. Adı Estes Müzik Stüdyoları'ydı.

Texas, Oklahoma ve Florida'da İş Projeleri

Bundan sonraki 30 yıl süresince babam ve ben bir çok projede beraber çalıştık. Eğlence programları, şovlar ve etkinlikler düzenliyorduk. Texas, Oklahoma ve Florida'da piyano ve org dükkanları açtık. Bu yıllar süresince milyonlarca dolar kazandık, fakat, ancak ve ancak gerçekleri bilerek ve kurtuluşun gerçek yolunu bularak elde edilebilen iç huzuru bulamamıştım bir türlü. Eminim siz de kendinize şu soruları sormuşsunuzdur: "Allah beni neden yarattı?" ya da "Allah benden ne yapmamı istiyor?" ya da "Gerçekten Allah kimdir?" ya da "Doğuştan günahlı olmak kavramına neden inanırız?" ya da "Neden Adem'in oğulları olarak bizler onun günahlarını kabul ediyor ve sonsuza dek o sebeple cennetten kovulmuş oluyoruz?"... Fakat bu sorulardan herhangi birini yönelttiğiniz zaman, insanlar muhtemelen bunlara sorgulamadan inanmak lazım ya da bunlar bilinemez ve sormamalısın "sadece inan kardeşim" diyeceklerdir.

Teslis İnancı

Çok tuhaftır, "teslis" kelimesi İncil'de yer almaz. Ve İsa'dan yaklaşık 200 yıl sonra din adamları tarafından üretilmiştir. Ben Hıristiyan din alimlerine soruyorum, bir tek olan Allah nasıl üç kişiliğe bürünmüş olarak kabul edilir, ya da neden "her istediğini yapmaya güç yetiren" Allah insanların günahlarını affetmek için insan kılığına girip, dünyaya inip, günahlar için kendini feda etmeye ihtiyaç duysun. Allah'ın tüm kâinatı kuşattığını, her an her yerde hazır olduğunu bile bile, dünyaya insan kılığında inmeye ihtiyaç duyduğuna nasıl inanabiliriz? Bütün bunlar zanlardan ya da tuhaf kanılardan öte birşeye benzemiyor.

Babam

Babam kiliseleri desteklemek ve yardım etmekte çok aktifti. Özellikle kilise okulu programlarını... 1970'lerde o ve üvey annem kilisede gönüllü hizmetkarlık yaptılar. Kiliseye gönülden bağlıydı. Hatta Pat Robertson gibi en azılı İslâm karşıtlarını da gönülden desteklerdi.

Mısırlı adam

1991'lerin başlarıydı. Babam Mısırlı biriyle iş yapmaya başlamış ve benim de onunla tanışmamı istemişti. Bu fikir bana hayatıma uluslar arası bir boyut kazandırma adına güzel gelmişti. Mısırlı bir insanı ilk kez tanıyacaktım, bilirsiniz piramitler, sfenks, Nil nehri ve daha bir çok ekzotik şey..

O bir "Müslüman"

Korsan, eşkiya, bombacı, terörist ve daha kimbilir neler neler..
Babam bana bu adamın Müslüman olduğunu söyledi. Önceleri "inançsız, putperest, korsan, eşkiya, bombacı, terörist" biriyle tanışacak olma fikri hoşuma gitmedi. Her normal insan böyle biriyle tanışmaktan hoşlanmaz. Duyunca kulaklarıma inanmamıştım. Bir Müslüman.. Asla.. Babama Müslümanlarla ilgili duyduğumuz bir çok şeyi hatırlattım.
İslam ve Müslümanlar aleyhinde yalanlar..
Onlar bize Müslümanların:
*Tanrı'ya inanmadıklarını,
*Çölün ortasındaki kapkara kutu şeklinde bir yapıya taptıklarını,
*Günde beş kez yeri öptüklerini söylemişlerdi...
Asla! Bu insanla tanışmak istemiyordum! Bu Müslümanı görmek istemiyordum.
Babam ise tanışmam için ısrar etti ve onun düşündüğümün aksine çok iyi ve hoş bir insan olduğunu söylüyordu. Bu benim için oldukça fazlaydı.

"Onu Hıristiyan yapmalıyım"

Sonra aklıma bir fikir geldi. "Bu adamı Hıristiyan yapabiliriz". Bu fikirden sonra adamla tanışmayı kabul ettim. Fakat şartlarım vardı. Onunla bir Pazar günü Kilise ayininden sonra görüşecektim, böylece onu Hıristiyan yapmam için içimde manevi güç bulacaktım. Kolumun altında her zamanki gibi İncil'im mevcuttu. Boynumda pasparlak sallanan haçımla ve üzerinde "İsa Rab'tır" yazan kepimi giyerek görüşmeye gittim. Yanımda eşim ve iki genç kızım da vardı ve bir Müslüman ile ilk randevumuza hazırdık.

Nerede?

Görüşeceğimiz yere geldiğimizde babama ortağının nerede olduğunu sordum. Babam da: "İşte orada görmüyor musun", diyerek işaret etti.. Kafam bulanmıştı. Bu o Müslüman olamazdı. İmkânsız!
Ben kara bir çarşafa sarılı, kafasında türbanı ve upuzun kirli bir sakalı olan ve elbisenin altında bir bomba saklayan kaba bir adam hayal etmiştim.
Bu adamın sakalı yoktu. Kafasında saç bile yoktu neredeyse. Neredeyse keldi. Herşeyden iyisi, çok sıcak bir selamlama ile yanıma yaklaştı ve elimi sıktı. Bu saçmalıktı. Ben onların terörist olduğunu hayal ediyordum. Bu güleryüz de ne anlama geliyordu.

İsa'ya muhtaç

Her neyse. Ne olursa olsun bu adamla işim bitmemişti. "İsa adına" bu adamın "kurtarılması" gerekiyordu. Ben ve Tanrı bu işi bugün yapacaktık.

Tanışma faslı

Hızlı bir tanışma faslından sonra adama sordum:
"Tanrı'ya inanıyor musunuz?"
Dedi ki:
"Evet." - (Bu iyi!)
Sonra dedim ki:
"Adem ile Havva'ya inanır mısınız?"
Dedi ki:
"Evet." - (Çok iyi!)
Dedim ki: "Peki ya İbrahim peygamber? Ona ve oğlunu Tanrı'ya kurban etmek istediğine inanır mısınız?
Dedi ki:
"Evet." - (Oldukça iyi!)
Sonra şunu sordum:
"Peki ya Musa"
"On emir?"
"Kızıl denizi yararak geçmesi?"
Tekrar dedi ki:
"Evet." - (Harika!)
Sonra:
"Peki diğer peygamberler, Davud, Süleyman vs.?"
Dedi ki:
"Evet." - (Müthiş!)
Şöyle sordum:
"İncil'e inanır mısınız?"
Şöyle yanıtladı:
"Evet." - (Tamamdır!)
Öyleyse şimdi sıra büyük sorudaydı:
"İsa'ya inanır mısınız, onun Mesih olduğuna iman eder misiniz?"
Tekrar kafasını salladı ve cevapladı:
"Evet." - (İnanılmaz!)
Herşey çok iyi gidiyordu. Beklediğimden kolay olmuştu. Adam neredeyse vaftiz edilmeye hazırdı. Ve oracıkta onu da yapmayı planlamaya başlamıştım.
Şok edici bir haber - Meğer Müslümanlar zaten İncil'e inanıyorlarmış...
O gün, 1991'in baharında, Müslümanların İncil'e inandığını öğrenmiştim. Şok oldum. Bu nasıl olabilirdi? Fakat bununla da kalmıyordu: Onlar İsa'ya da inanıyordu..
Müslümanlara göre de:
* Tanrı'nın sadık bir elçisi;
* Tanrı'nın peygamberi;
* Babasız bir şekilde mucizevi olarak doğdu;
* O Mesih'ti;
* O şimdi Tanrı'yla beraber ve çok önemli bir yeri var;
* Kıyamet yaklaştığında geri dönecek ve inananların yanında imansızlara karşı duracak...
Ruhumu İsa'ya adadığım günden sonra bir Müslüman'ı Hıristiyan yapmak benim için olağanüstü bir gelişim olacaktı.
Bir bardak çay eşliğinde inanç tartışması
Adama çay içmeyi sevip sevmediğini sordum, sevdiğini söyledi. Oradan kalkıp hep beraber benim favori sohbet konum hakkında konuşmak üzere bir kafeteryaya gittik. Konu tabii ki inançlardı. Saatlerce sohbet ettiğimiz kafeteryada şunun farkına vardım: Bu adam sessiz, sakin, hoş ve biraz da utangaç bir insandı. Benim söylediğim şeylerin her kelimesini dinledi ve bir kere olsun sözümü kesmeye yeltenmedi bile. Bu adamı sevmiştim ve iyi bir Hıristiyan olma potansiyeli sezmiştim. Ve bu işin olacağına kesin gözüyle bakmaya başlamıştım. Halbuki başıma gelecekler hususunda ufacık bir bilgim dahi yoktu.
Herşeyden evvel, babama bu adamla iş yapmaya mutlaka devam etmesi gerektiğini söyledim. Ve Texas'a yaptıkları iş seyahatlerinde bu adama bazen eşlik etmek istediğimi de söyledim. Gün be gün, beraber bolca vakit geçirmeye ve bir çok konularda konuşmaya başladık. Sohbet aralarında radyolarda ve seminerlerde verdiğim vaazlardan, konuşmalardan örnekler sunuyordum. Bu zavallı adamı "kurtarmaya" iyice niyetliydim. Tanrı hakkında konuştuk, hayatın anlamı, yaratılışın gayesi, peygamberler ve görevleri, Tanrı'nın buyruklarını insanlara nasıl vahyettiği konularından bahsediyorduk. Ayrıca bir çok şahsi deneyimlerimizi ve hatıralarımızı da paylaşıyorduk.
Bir gün artık arkadaşım olan Muhammed'in şimdiye kadar kaldığı evden taşınmak zorunda kaldığını ve geçici bir süre için camide ikamet edeceğini duydum. Babama gittim ve Muhammed'i şehirdeki büyük evimizde ağırlamak istediğimi söyledim. Ne de olsa güvenilir bir insandı ve gönül rahatlığı ile evimizde onu misafir edebilirdik. Israrlarımız netice verdi ve Muhammed evimize taşındı.

Vaazlara devam

Tabii ki, ben hala Texas civarındaki kiliseleri ve oradaki pederleri ziyarete zaman buluyordum. Bunlardan biri Texas'ın Oklahoma bölgesinde, bir diğeri ise Mexico bölgesinde yaşıyordu. Bunlardan biri arabadan daha büyük olan bir haçı tıpkı İsa'nın çarmıha gerilmeye götürülürken yaptığı gibi, omzunun üstüne almış ve cadde ve sokaklarda bu şekilde dolaşıyordu. Bunu yapmayı seviyordu zira yoldan geçen arabalar duruyor ve bu adama ne yaptığını soruyordu. O da onlara Hıristiyanlık ile ilgili nasihatler veriyor, vaaz ediyordu.

Pederin kalp krizi

Bir gün haçı omzunda taşıyan peder arkadaşım kalp krizi geçirdi. Yakınlardaki bir hastaneye sevkedildi. Sık sık kendisini hastanede ziyaret ediyordum. Çoğu zaman bu ziyaretlere Muhammed'i de götürüyordum. Orada peder arkadaşımla birlikte inancımız hakkında güzel bilgiler paylaşmayı umuyordum. Peder arkadaşım bu ziyaretlerden pek haz almıyordu. Anlaşılan İslam hakkında şeyler duymak hoşuna gitmemişti. Bir gün yine böyle bir ziyaret esnasında peder ile aynı odayı paylaşan bir hasta tekerlekli sandalye üzerinde odaya girdi. Yanına gittim ve adını sordum. Adam adının önemli olmadığını ve kendisinin Jüpiter gezegeninden geldiğini söyleyiverdi. Bir an kardiyoloji servisinde miyim yoksa ruhsal hastalıklar servisinde miyim diye içimden geçirdim.

Tekerlekli sandalyedeki adam

Bu adamın kimsesiz bir depresif olduğunu ve birilerine ihtiyaç duyduğunu hissettim. Bunun üzerine ona Tanrı'dan bahsetmeye başladım. Eski Ahitten pasajlar okudum. Ona Nuh'un hikayesini anlattım. İnsanlarını ve şehrini bir gemi üzerinde terk etmek zorunda kalışını, ve sonra tufanın gelip heryeri yerle bir edişini anlattım. Daha sonra Ninova'ya dönüşünü hatırlattım. Anlatmak istediğim problemlerimizden kaçamayacağımız ve onlarla yüzleşeceğimizdi.

Katolik rahip

Bu hikayeyi anlattıktan sonra adam bana baktı ve özür diledi. Kaba davranışından dolayı üzgün olduğunu ancak son günlerde çok büyük sorunlar yaşadığını söyledi. Daha sonra ise bana itiraflarda bulunmak istediğini söyledi. Ben de ona "Ben Katolik bir rahip değilim. Benimle günah çıkartamazsın" dedim. Bunun farkında olduğunu söyledi ve şu cevabı verdi: "Aslında ben bir Katolik rahibim."
Şok olmuştum. Ben bir papaza Hıristiyanlığı anlatmaya çalışıyormuşum meğer. Dünyada neler oluyor böyle.

Latin Amerika'daki rahip

Rahip bana hikayesini anlatmaya başladı. 12 yıldan fazla kilise için Orta Amerika, Mexico ve New York'ta misyonerlik yaptığını anlattı. Hastaneden çıktıktan sonra kalacak yeri olmadığını, kimsesi olmadığını söyledi. Bunun üzerine babama büyük evimizde Muhammed ile birlikte bir misafire daha yerimiz olup olmadığını sordum. Babam kabul etti. Rahip de razı oldu. Ve evimize taşındı.

Rahipler İslamı öğrenmeli mi? Evet!

Evimize doğru giderken, rahip ile İslam hakkında yanlış bildiğimiz şeyleri paylaştım. Benim için sürpriz oldu ama rahip de bunları bildiğini söyledi. Ve bu konuda daha çok şeyler söyledi. Rahip bana Katolik papazların, İslam üzerine eğitim aldıklarını ve bazılarının bu hususta doktora bile yaptıklarını söyleyince adeta şok geçirdim. Bu beni oldukça aydınlattı fakat sürprizler daha bitmemişti.

İncil'in farklı versiyonları

Rahip evimize taşındıktan sonra her akşam yemeğinin ardından dinler hakkında sohbetler etmeye başladık. Birgün babam İncil'in Kral James versiyonunu getirmişti, ben ise revize edilmiş standart İncil versiyonunu getirmiştim, eşimde ise daha farklı bir İncil versiyonu vardı (Sanırım Jimmy Swaggart'ın "Modern insana iyi haber"i gibi birşeydi). Rahipte ise tabii ki İncil'in Katolik versiyonu vardı. Bizler hangi İncil'in doğru olduğu konusunda Muhammed'i Hıristiyan yapmak için uğraştığımızdan daha fazla vakit kaybediyorduk.
Kur'ân'ın sadece bir versiyonu var - Arapça - Ve hala aynen duruyor
Tartışmamız sırasında bizi dinleyen Muhammed'e dönüp 1400 yıl içinde Kur'ân'ın kaç versiyonunun ortaya çıktığını sordum. O bana dünyada sadece bir adet Kur'ân olduğunu söyledi. Bunun asla değiştirilmediğini ve asla değiştirilemeyeceğini de ekledi. Bununla birlikte Muhammed sayesinde Kur'ân'ın farklı ırklardan yüzbinlerce insan tarafından aynı şekilde ezberlendiğini de öğrendim. Asırlar boyunca Kur'ân milyonlarca insan tarafından ezberlenmiş, nüshadan nüshaya, ayet ayet, sure sure geçirilmiş, eksiksiz ve hatasız bir şekilde günümüze aktarılmış. Bugün 9 milyonun üzerinde insan Kur'ân'ın her ayetini kelimesi kelimesine ezberlemiş durumdaymış.

Bu nasıl olabilir?

Bu bana imkansız gibi geldi. Herşey bir yana, İncil'in orijinal dili günümüzde kullanılmayan ölü bir dil ve orijinal İncil nüshaları da asırlar içinde kaybolmuştu. Öyleyse, bir kutsal kitabı asırlar boyu ayet ayet aynen muhafaza etmek nasıl bu kadar kolay olabilmişti.
Rahip camiye gidiyor
Herneyse, bir gün bizim rahip Muhammed'e kendisini camiye götürüp götüremeyeceğini sordu. Gittiler. Daha sonra orada yaşadıkları hakkında konuşa konuşa geri geldiler. Biz de bizim rahibe orada neler olduğunu, neler gördüğünü, ibadetlerinin neye benzediğini merakla sorduk. Rahip "Pek fazla birşey yapmıyorlar" dedi. Geliyor namaz kılıyor ve dağılıyorlar dedi. "Dağılıyorlar mı? Herhangi bir vaaz olmadan ya da ilahi söylemeden mi?" diye hayretle sordum, o da "evet öyle" dedi.

Rahip Müslüman oluyor!

Bir kaç gün geçmişti ki, rahip Muhammed'e kendisine tekrar camide eşlik etmek istediğini söylemişti. Fakat bu sefer daha farklıydı. Uzun bir süre geri dönmediler. Hava kararmış ve başlarına birşey geldiğini düşünerek endişeye kapılmıştık. Sonunda çıkageldiler. Karşıdan gelirlerken kapının önünde Muhammed'i hemen farketmiştim ancak bu yanındaki de kimdi? Muhammed'in yanında beyaz bir kaftan ve beyaz bir başlık giymiş bir adam duruyordu. Dur bir dakika! Bu bizim rahipti. Ona döndüm ve: "Pete? - Müslüman mı oldun sen?" diye bağırdım. O bana yumuşak bir sesle o gün İslam'a girdiğini söyledi. Bir rahip Müslüman olmuştu!!! Yok daha neler? Sırada ne vardı Tanrım? (Göreceksiniz)

Karım...

Bunun üzerine üst kata çıktım. Eşime aşağıda olanları bütün ayrıntısı ile anlattım. Eşim bana aslında kendisinin de İslamiyete girmek istediğini söyledi, çünkü bunun gerçek din olduğunu inanıyormuş...

Yıkıldım!

Bu sefer gerçekten şok olmuş, yıkılmıştım. Hemen alt kata indim, Muhammed'i yattığı yerden uyandırdım ve benimle dışarı birşey konuşmak için gelip gelmeyeceğini sordum. Dışarı çıktık bütün gece bu konuda konuştuk.

Gerçek geldi!

Saatler sonra Muhammed fecr namazını kılacağını söyledi(Müslümanların sabah namazı). Gerçeğin gelip beni bulduğunu biliyordum. Yapmam gerekeni yapmam lazımdı. Babamın evine gittim. Yere temiz bir hasır serdim ve başımı yere koyarak Müslümanların namaz kılarken döndükleri yöne doğru döndüm.

Yönlendir beni Tanrım! Yönlendir beni!

Tam o pozisyonda iken vücudum yere paralel ve başım yerde iken, yakardım: "Tanrım, eğer orada isen, lütfen yönlendir beni, yönlendir beni"

İçimdeki imza

Bir süre sonra kafamı yerden kaldırdım ve birşeyin farkına vardım. Hayır, uçan kuşlar ya da melekler görmedim. Ya da gayptan sesler duymadım, ışıklar, nurlar da görmedim.. Farkına vardığım şey içimde birşeylerin değiştiğiydi. Sanki şimdi yalan söylememek ve hileli şeyler yapmamak konusunda daha duyarlı hale gelmiştim. Şimdi daha dürüst ve güvenilir bir insan olmak zamanıydı benim için. Şimdi ne yapmam gerektiğini tam anlamıştım.

"Geçmişi" sildim

Hemen üst kattaki duşa çıktım. Aklıma dahice bir fikir geldi. Hemen duşun altına girdim. Güya yılların eskittiği o eski günahkar adamı yıkıyordum. Şimdi ise yeni ve taptaze bir hayata merhaba diyordum. Gerçekler ve deliller üzerine kurulu bir hayat.

Ve yenilendim!

Saat sabah 11 gibiydi. İki Müslüman şahidin önünde duruyordum. Biri Peder Peter Jacob diye bilinen eski bir rahip, ve diğeri de bizim Muhammed Abdurrahman'dı. Bana şehadeti söylettiler: Şehadet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed (asm) onun kulu ve elçisidir.

Sıradaki eşimdi..

Bir kaç dakika sonra ise sıra eşimdeydi ve benim gibi o da şehadet getirdi. Fakat o artık 3 şahit önündeydi, çünkü oradaki üçüncü Müslüman artık bendim.

Sonra babam

Babam bu konu hakkında biraz daha tedirgindi ve birkaç ay olanı biteni kendi içinde tahlil etti. Fakat sonunda o da İslamiyete girdi. Artık benimle beraber bölgemizde bulunan mescide gelip tam yanımda namaz kılıyordu.

Çocuklarım da!

Çocuklarımı gönderdiğim Hıristiyan okulundan kayıtlarını sildirdim ve onları İslami bir okula kaydettim. Şimdi (aradan on yıl geçti), onlar Kur'ân'ın büyük bir kısmını hıfzetmiş durumdalar. Ve İslamın bütün kurallarını biliyorlar.

Sıradaki babamın eşi (üvey annem)

Babamın eşi, ölmeden aylar önce tam 86 yaşında iken İsa'nın Allah'ın oğlu olmayacağı gerçeğini kavramış ve çok şükür ölmeden önce şehadet getirme şerefine kavuşmuştu. Allah ona merhamet etsin. Müslüman olarak vefat etti.

Sırada ne vardı acaba?

Şimdi durun ve düşünün. Bir çatı altında yaşayan farklı inanç ve etnik kökenden bir grup insan aynı inanç etrafında birleşiyor. Ve kâinatı yaratan ve yöneten Allah'a nasıl ibadet edileceğini öğreniyorlar. Düşünün. Bir Katolik rahip, bir İncil okuyucusu ve vaizi, zamanında Hıristiyan okulları kurulmasına önayak olan yaşlı bir adam, çocuklar, hatta büyükanne bile- hepsi İslama girdiler.

Onun rahmeti ve hidayeti

Ancak Onun rahmeti ile bizler İslam'daki gerçeği görme imkanına kavuştuk. Kulağımızı tıkayan ve gözlerimizi körleştiren mühürleri Allah kaldırdı ve şimdi bizi o yönlendirmekteydi.

İnanılmaz bir hikaye

Eğer hikayeyi anlatmaya burada son versem, eminim bütün bu anlattıklarıma vereceğiniz tepki: "Bu inanılmaz bir hikaye" şeklinde olacaktır. Değil mi? Herşey bir yana, 3 din adamı tamamen inançlarına zıt bir dini kabul ediyorlar ve bunun ardından bütün ev ahalisi de buna katılıyor.
Daha fazlası var mı? - Evet! Baptist Seminer Öğrencileri
Kur'ân okuyor

Herşey bunlardan ibaret değil. Fazlası var. Aynı yıl, Texas'ın yakınlarında Dallas'ta Büyük Ayin zamanında, Joe adında Tennesseeli Baptist bir kilise öğrencisi ile tanıştım. Joe Baptist Kilisesi öğrencisi iken, Kur'ân okuduktan sonra İslâmı kabul etmiş.

Fazlası? Evet. Katolik rahip İslamı istiyor, fakat işini bırakamıyor

Bundan başkaları da var tabii ki. İslam hakkında çok güzel şeyler düşünen Katolik bir rahip vardı. Ben de ona "Öyleyse neden İslama girmiyorsun?" diye sormuştum. O da şöyle cevap verdi: "Ne...? Olmaz, işimi kaybederim..."
O rahibin adı Peder John'du. Biz hala hidayete ermesi için Allah'a dua ediyoruz.

Başka bir Katolik rahip şehadet getirdi

Geçtiğimiz sene eski bir Katolik rahip ile tanıştım. Kendisi Afrika'da 8 yıl boyunca gönüllü misyonerlik yapmış. Afrika'da iken İslam hakkında çok şeyler öğrenmiş ve Müslüman olmuş. Daha sonra ismini Ömer olarak değiştirip, Dallas'a taşınmış.

Ortodoks Baş Rahip İslam için kiliseyi terk etti

İki yıl önceydi, San Antonio'dayken, Rusya Ortodoks Kilisesi'nde çalışan eski bir Ortodoks Baş Rahip ile tanıştım. Kendisi İslamiyet ile tanışmış ve kilisedeki önemli görevini Müslüman olmak için terketmiş.

Hindu rahibin kızı İslama hizmet ediyor

New York'ta bir kadınla tanışmıştım. Bize gelip "İslam nedir?" konulu CD'ler yaptırmak istediğini söyleyerek izin istemişti. İzin verdikten sonra duydum ki, o CD'lerden 600 bin tane bastırarak Amerika'daki gayri müslimlere dağıtmış. Allah ondan razı olsun. İşin enteresan tarafı ise bu kadının babası Hindu rahibi imiş ve kadın sonradan Müslümanlığı seçerek insanlara İslamı tanıtmaya kendini ve servetini adamış.

Yüzlercesi, binlercesi bu yola koşuyor

Ben İslama girdikten ve Amerika'yı ve dünyayı dolaştıktan sonra İslama giren bir çok dini lider, öğretmen, bilim adamı ile tanıştım. Bunlar Hindu, Yahudi, Katolik, Protestan, Yehova Şahidi, Yunan ya da Rus Ortodoksu, Mısırlı Kıpti Hıristiyanlar, bağımsız kiliselere bağlı olanlar ya da ateist bilim adamlarıydılar..

Hidayeti veren Rabbimize binlerce şükürler olsun. Amin.

 

Gönüllü Vaiz Yusuf Estes
sheikyusuf@aol.com

 

Tercüme: Umut Yavuz

Yorum (5) Yorum yaz!

Elimde bir sihirli değnek olsa

27/3/2007 · Kategori: Yeni Asya

Umut Yavuz

yavuz@yeniasya.com.tr

 

Hani bazen sorulur, elinizde bir sihirli değnek olsa ne yapardınız diye. Bana böyle bir soru sorulsa her istediğim kavramın anlamını değiştirecek bir sihirli değneğim olsun isterdim.
Neden mi?
Çünkü Türkiye'de bazı kavramların artık silinmesi ve yeni baştan yazılması lazım.
Bazılarını da revize etmek, yeniden tanımlamak, değiştirmek gerekir.
Çünkü bazı kavramlar yerli yerinde durdukça bu ülkenin düze çıkmayacağını bilmek için alim olmaya gerek yoktur.
Hangi kavramlar mı bunlar?

Örneğin "vatan haini"... Ne zaman Türkiye'de kritik bir konudan bahsetmeye kalksanız ve söylemlerinizde genel tutumun aksine biraz marjinal, biraz daha özgürlükçü ve yenilikçi olmaya kalksanız hemen "vatan hainliği" ile yaftalanırsınız. Bu öyle bir klişedir ki artık Türkiye'de insanlar yeni bir şeyler söyledikleri zaman cümlelerinin sonuna "yanlış anlamayın ben vatanımı severim" şeklinde bir şerh düşmek zorundadır. Vatanını sevmek hiç bu kadar zor olmamıştı bu ülkede çünkü.

Alın size bir kavram daha: "Laik"...
Laik, antilaik, laikçi... Bunların hepsi Türkiye'de en sık dillendirilen tabulardır. Özünde dinin devlet düzeninde ve toplum üzerinde bir baskı unsuru olmasını önlemek ve devletin herhangi bir din veya mezhep doğrultusunda hareket etmemesi amacıyla ortaya çıkmış ve doğru uygulandığı takdirde ne dindara ne de dinsize zararı olmayan bir kavramdır bu laiklik. Gel gelelim Türkiye'de laikliğin dindara ilişmediğini söylemek hayalcilik olacaktır. Dinsizliğe alet edilen laikliğin bu haliyle hayatiyetine devam etmesi mümkün mü hiç? Acilen revize edilmesi gerekmez mi?

 

İrtica... Sevgili ülkemizde "irtica eşittir din" diye bir denklem kursak heralde buna vicdan sahibi hiç kimse itiraz edemez. Öyle ya da böyle, şu sebeple yahut bu sebeple Türkiye'de dinî hassasiyeti olan her insan evet her insan bu kavramın sahipleri tarafından "irticacı/mürteci" olarak değerlendirilir... Acilen değiştirilmesi ve asli manasına kavuşturulması lazım. İnsanların yasaları yahut toplum düzenini bozmadan kendi şahsi hayatlarında tatbik ettikleri hiçbir uygulamanın bu kapsama girmemesi gerekir. Aksi takdirde özgürlükler elden gider. İrtica diyerek özgürlükleri tehdit ettiğiniz için de en büyük mürteci siz olursunuz. Çünkü insanlık ve dünya daha fazla özgürlüğe giderken, size geriye gitmiş olursunuz.

 

Bölücü... İrticanın kan kardeşidir. Hastalıklı devlet ideolojisinin iki büyük silahından (esasında iki büyük paranoyasından biridir. Diğeri için, bkz:irtica)... Ülkemizin bölünmez bütünlüğüne saygılı olduğunu söylemek gibi bir şerh zorunluluğu doğurur. Aksi takdirde söyledikleriniz şahsınıza "bölücü" damgası vurulmasını gerektirebilir. Eski darbeciler bile yeri gelince bölücü olabiliyor neticede. Kırk yıllık üniterciden de bölücü olabileceğini görüyoruz böylece. Farklı bir dil, yeni bir söylem, radikal bir düşünceniz varsa aman dikkat siz "bölücüsünüzdür".

Yeri gelmişken "üniter"i de zikretmek lazım.

"Üniter" İngilizcedeki "unite" fiilinden türetilmiş bir kavram. Birlik, bölünmezlik anlamı taşıyor. Milli bayramlarda, açılış, kapanış törenlerinde şurada yahut burada en çok işittiğimiz kavramlardan biridir. Ancak ülkemize olumlu manadaki birlikten ziyade "tek renklilik, tek seslilik, tek düzelik" gibi pek de çağdaş olmayan şeyler katıyor. Üniter olmak bizim ülkemizde tıpkı ilkokul öğrencilerinin kıyafetleri, saç kesimleri, çorap renkleri ve neticede zihinlerindeki "bir kalıptan çıkmışlığın" karşılığıdır tam olarak. Revize edilmesi lazım. Bunun yerine zor günlerde zaten milletimizde her zaman var olan "birlik ve bütünlük" şuurumuz neyimize yetmiyor.

 

Kürt, Arap, Ermeni, Rum vs... Ülkemizde "Türk" haricinde bütün diğer etnik köken belirten kelimelere gizli bir küfür iliştirilmiştir. Birine Ermeni derseniz ona sövmüş olursunuz örneğin. Ermeni kelimesinin küfür olarak istimaline bizzat defalarca şahit olmuşumdur. Aynı şekilde birine Kürt derseniz, bu az gelişmişliğin, "kıroluğun", inadın ve bir takım diğer kötü huyların takma adıdır. Arap ise pistir, bedevidir, en nihayetinde "haindir" bizim ülkemizde. Yunan, İngiliz, Alman, Fransız falan da zaten düşmandır ta en baştan. Çünkü "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur..." Bu kavramlar bizi dünyada yalnızlaştırmıyor mu?

 

TSK... Bu üç harfi çok sık duyarız... Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye'nin en saygın kurumudur. En önemli değerlerimizden biri olan ordumuzu simgeler TSK harfleri. Ama bazılarının ağzından ne zaman çıksa bu üç harf, anlayınki altında derin mesajlar barındırmaktadır. Böyle olunca TSK, demokrasiye tehdit, iktidara "ayağını denk al", konuşana sus, ayaktakine yat, yatana sürün, yürüyene dur emri demek olur ülkemizde. Öyle olmasa da öyle gösterilmek istenir. Bizi koruyan ve bizlerden oluşan bu mukaddes kurumu ifade eden "TSK"ya, bizi korkutan, dize getiren bir anlam yüklenmiştir. Sizce de revize edilmesi gerekmez mi?

 

Türban.. Türban zaten kendi içinde sorunlu bir kavram. Başörtüsünün yerine ikame edilmeye çalışılıyor uzun süredir. Bunu da çoğumuz kanıksadı doğrusu.. Replik aynen şöyledir: "Başörtüsü hani şu Anadoluda annelerimizin başlarına örttüğü, önden bağladığı, bazen geriye attığı amma ve lakin muhakkak surette önden bir tutam saçın göründüğü" bağlama şekli iken, "türban" ise ideolojik bir örtünme şekli oluverdi birdenbire.. Böyle bir ayrıma gidilerek yasaklamaya kendi mantık örgüleri içinde vicdanen hak vermiş oluyor bu kavramı üreten ve istimal edenler. Ancak sadece kendilerini kandırıyorlar da haberleri yok.

 

Doğu... Türkiye'de doğu denince akla fakirlik, problem, az gelişmişlik geliyor ne yazıkki. "Doğu" sanki bu ülkenin tümörlü bölgesi gibi. Ya kesip atacaksın, ya da sürekli ağrıyacak... Belki kavramı silerek, değiştirerek düzeltilemez bu. Ancak ekonomik anlamda doğru politikalarla mümkün gibi görünüyor. Öyle görünse de temelde doğuya bakışımız da problemli. Önce oraya vatanımızın "en az batı kadar" bir parçası olarak bakmayı başarabilmeliyiz. Böyle baktığımız zaman da yatırımlarla "yüksek dağların memleketleri" düştükleri ekonomik çukurdan çıkabilirler heralde.

 

Rejim... Bu ülkede en çok elden giden şeydir rejim. Türkiye'de rejim sadece karbonhidratları fazla kaçırınca gitmez elden , aynı zamanda anayasal yapıya eleştirel bakınca hatta bunu aklından bile geçirince elden gidebilir. Ayarları çok hassastır, heralde iyi ayarlanamamıştır. Halbuki çok çok küçük bir azınlık haricinde kimsenin rejimle alıp veremediği yoktur. Halkın problemi rejimi alet ederek baskı ve zulümleri halka reva görenlerledir.

 

Atatürk, Atatürkçü, Atatürkçülük... Ülkemizin en büyük tabusudur. Bunu kimse reddedemez. Zira onu eleştiren ya yasalarca mahkûm edilir, yahut medyatik ve bürokratik lince tabi tutulur. Bir de onu istismar edenler, arkasına saklanıp her türlü haltı yiyenler mevcuttur. Öyle olunca bu kavramın ve de tabunun da revize edilmesi gerekiyor.
***
Daha sayayım mı? Şimdilik bunlar yeter, bunları halletsek yeter heralde...
***
Dediğimiz o ki; kavramsal düşünce nasıl önemliyse, doğru kavramlarla düşünmek de bir o kadar önemlidir.
Bu sebeple bütün bu kavramları değiştirecek güç kimin eline geçerse sakın ha durmasın değiştirsin. Durduğu kabahattir.

Yorum (2) Yorum yaz!

Tutsak vekillere özgürlük!

15/3/2007 · Kategori: Yeni Asya

Dün bizi ziyarete Filistin'den misafirler geldi. Bunlar İsrail hapishanelerinde esir edilen 3 milletvekilinin eşleri ve bir de çocuk idi.. Çok duygulu anlar yaşadık.. Bize dramlarını anlattılar. Bu arada İHH ile TGTV tutsak vekiller için bir imza kampanyası düzenliyor. Siz de siteye girip imza atarak destek verebilirsiniz.. www.tutsakvekiller.com

 

Bu arada dünkü ziyarete anlatılanları gazete haberi şeklinde yayınladık. Yeni Asya'ya manşet oldu..

 

İşte haber metnimiz..

 

 

 

Zindandaki milletvekillerinden üçünün, İHH davetiyle Türkiye’ye gelen eşleri Yeni Asya’yı ziyaret etti. Hamas kanadından Dr. Aziz Salim El Duveyk’in eşi Nahira Duveyk, Nasır Abdulcevad’ın eşi Ayşe Abdulcevad, oğlu Usayd ve Filistin Halk Cephesinden Ahmet Saadet’in eşi Ebla Saadet, Türk medyasından ve halkından, seslerinin dünyaya duyurulmasına yardımcı olmalarını istediler. Vekil eşleri “Mekke anlaşması son umudumuzdu, ancak ABD bu anlaşmayı da tanımadı” dediler.

Gazetemizi ziyaret eden İsrail hapishanelerinde tutuklu bulunan Filistinli milletvekilleri eşleri, “Vekiller evlerinden kaçırılarak gözaltına alındı. Bütün yapılanlar uluslar arası hukuka aykırı. Nerede insan hakları?” diye sordu.

İsrail hapishanelerinde tutuklu bulunan Hamas üyesi Filistinli milletvekillerinden Dr. Aziz Salim El Duveyk’in eşi Nahira Duveyk, Nasır Abdulcevat’ın eşi Ayşe Abdulcevat, oğlu Usayd ve Filistin Halk Cephesi’nden Ahmet Saadet’in eşi Ebla Saadet, Filistin’deki durumları aktarmak üzere İHH İnsani Yardım Vakfı’nın davetlisi olarak Türkiye’ye geldi. İstanbul ve Ankara’da bir dizi ziyarette bulunacak heyet, dün gazetemizi de ziyaret ederek, durumları hakkında bilgi verdi.

Şu anda 42 Filistinli milletvekilinin cezaevinde olduğunu hatırlatan Filistinli hanımlar, 13 bin Filistinlinin de yine İsrail cezaevlerinde ‘esir’ tutulduğunu söyledi. Milletvekillerinin tutukluluk hallerinin her altı ayda kanunsuz bir şekilde uzatıldığını aktaran Nahira Duveyk, “Bu vekiller, ‘kaçırılarak’ gözaltına alındı. Bütün yapılanlar uluslar arası hukuka aykırı. Nerede insan hakları?” dedi.

“ÇOCUKLARIMIZA HAYAT

HAKKI TANIMIYORLAR”

Filistin Halk Cephesi’nden Ahmet Saadet’in eşi Ebla Saadet de, “Tabii ki İsrail’in Filistin’e el koyması hukukun sonu demektir. İsrail, Filistin halkının evlerine baskın yaparak giriyor, Filistin halkını tutukluyor. âlemlerin gözü önünde” dedi. İsrail’in güvenlik gerekçesiyle bunları yaptığını söyleyen Saadet, “Güvenliği için her yere el koyuyor. Niçin bunun cezasını Filistin halkı ödüyor? Filistin kurulduğunda İsrail devleti neredeydi? Tüm âlemden Yahudileri topladılar Filistin’in başına. Âlem nerede? Bizim hakkımız da var. Bizim çocuklarımıza hayat hakkı tanımıyorlar” sözleriyle mağduriyetlerini aktardı ve dünyanın buna sessiz kalışına sitem etti.

“SESİMİZİ DUYURUN”

“Türk medyasından, halkından isteğimiz, sesimizi dünyaya duyurması. İsrail medyası Filistin konusuna el koydu, kapattı. Ve dünya insanları Filistin halkını vahşi olarak düşünüyor” diyen Saadet, İsrail tanklarının bir evi yıktığında o evdeki ailenin çölün ortasında kalışının medya tarafından duyurulmadığını ifade etti. “Mekke’deki Hamas-El Fetih görüşmeleri son umudumuzdu. Hamas tüm kitleleri içine topluyordu” diyen Saadet, Amerika’nın bu anlaşmayı dikkate almadığını da kaydetti.

“ACABA DEMOKRASİ ONLARA GÖRE NE?”

Hapisteki Filistin milletvekillerinden Dr. Nasır Abdulcevat’ın oğlu Usayd Seyyid Nasır da, “Babam ilk tutuklandığında ben çok küçüktüm. On iki sene hapishanede kaldı babam. O çıktığında ben 13 yaşında olmuştum. Artık birlikte olacağız diye çok sevinmiştim. Bir buçuk sene dışarıda kaldı babam. O sırada seçimler oldu ve babam da seçimleri kazandı. Sonra Yahudiler geldi, babamı aldı götürdü” sözleriyle yaşadıklarını özetledi.

Babasının sekiz aydır hapishanede olduğunu ifade eden Usayd, “Garibime gidiyor. Babamı niçin alıp götürdüler? Suçu neydi? Bu sorular hep kafamda. Oysa babama yönelik hiçbir töhmet yok. Acaba demokrasi bunların düşüncesine göre ne demek?” diye sordu.

“DERT, TABAĞINA KONUP ÖNÜNE GETİRİLİYOR”

Usayd, İsrail’in demokrasiyi kullanıp babasını ve diğer Filistinli babaları tutukladığını belirterek, “Babası hapiste olan bir çocuk olarak okulda tabii ki başarımız düşük oluyor. Bayram da görmüyoruz hiç” dedi.

“Biz bu hayata alıştık aslında. Dert, tabağına konup önüne getiriliyor. Onu yemeyecek misin?” sözleriyle içindeki burukluğu aktaran Usayd, büyüyünce yüksek mevkilere gelip ülkesine hizmet etmek istediğini ifade etti.

“ÇOCUKLARIMIZ YARI YETİM BÜYÜYOR”

Ebla Saadet de, “Bizim çocuklarımız hiç normal hayat yaşamadılar. Yarı yetim büyütüyor anneler. Bazen eşleri hapse girenleri, ‘En azından hayatta. Şehit olmadı. Dönme umudu var’ diye teselli ediyoruz. Filistin’in özgür bir ülke oluşunu hayal ediyoruz ama şu an İsrail şehirlerin arasını demir parmaklıklarla örmüş durumda. Bir şehirden diğerine gidemiyoruz” diye konuştu.

“SEKİZ YILDIR KUDÜS’Ü GÖRMEDİK”

Nasır Abdulcevat’ın eşi Ayşe Abdulcevat, Ramallah’ta yaşadığını ve yedi sekiz senedir Kudüs’ü göremediğini, geçtiğimiz Ramazan ayında iki saat görme imkânı olduğunu belirtirken, Hamas kanadından Dr. Aziz Salim El Duveyk’in eşi Nahira Duveyk de, “Kudüs’ü geçen sene görebildim ama bu sene göremedim. İsrail şehrin etrafındaki gücünü öyle arttırmış ki kesinlikle yaklaşılmıyor” dedi.

Naciye KAYNAK - Umut YAVUZ / İSTANBUL

Yorum (yok) Yorum yaz!

Basiretsiz Bush

13/1/2007 · Kategori: Yeni Asya

Bush'un son oyunu

ABD Başkanı George W. Bush yeni Irak planını bu sabah açıklamış olacak büyük ihtimalle. Bush’un danışmanları kendisine nasıl raporlar veriyor bilemiyoruz, ancak Irak’tan çekilme takvimi açıklaması gerekirken bilakis asker arttırımına gideceğinden bahsedildiğini göz önüne alırsak, Bush Irak’ta işlerin her geçen gün tersine gittiğini ve içinden çıkılmaz bir hal aldığını görmüyor ya da görmek istemiyor diyebiliriz.

Bush’un yeni hedefinin özellikle Bağdat ve El Anbar bölgelerine konuşlandırılmak üzere 20 bin ek asker göndermek olduğu kulislerde konuşuluyor. Basına sızan bu bilgilere bakıldığında 2007 yılının ABD için Irak’ta daha zor geçeceğini söylemek zor olmasa gerek. Çünkü asker arttırmak savaşı daha da şiddetlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Nitekim ABD Senatosunda Kasım’daki son seçimlerde çoğunluğu ele geçiren ve güçlenen Demokratlar da asker arttırmanın savaşı daha da şiddetlendireceğini ve mümkün olan en kısa süre içerisinde Irak’tan çekilmek gerektiğini savunuyorlar. Son olarak da Demokrat Partinin kıdemli senatörlerinden Edward Kennedy, Bush’un Irak’a takviye asker göndermesini engellemek amacıyla Kongre’ye bir kanun teklifi sundu.

Irak’ta halen 132 bin civarında Amerikan askeri bulunuyor. Ülkede yapılan anketler de, halkın büyük kısmının takviye askere karşı çıktığını gösteriyor. Son olarak USA Today/Gallup’un anketine göre, Bush’un Irak politikasını onaylayanların oranı ise yüzde 26 çıkmıştı.

Bush’un tasarısı eyaletlerde askerî sorumluluğu yavaş yavaş Irak askerlerine devrederek, kendi birliklerini başkent Bağdat civarına konuşlandırmak olacak. Ancak burada çok önemli bir detay bu durumu içinden çıkılmaz hale getiriyor. Şöyle ki, ABD’nin yetki devrettiği sözde Irak askerleri kimler? Örneğin Kuzey Irak’ta konuşlandırdığı ve son olarak Bağdat’a da 100 binini kaydıracağı söylentileri çıkan peşmergelerden mi bahsediliyor? Türkmen bölgesi Kerkük’ü işgalci gibi basan ve sonra da ABD desteği ile iyice teçhizatlananlar mı Irak askeri?

ABD Irak’ta normalleşme sürecini yürüttüğünü düşünüyor. Yetkilerini Iraklılara devreder gibi yapıyor, ancak yetki devrettiği güçler Irak’ı içinden çıkılmaz bir hale sürükleyecek ve bölünmeye doğru götürecek ise bunun Irak’a nasıl bir fayda sağlayacağı bir kere daha düşünülmelidir.

ABD Senatosunun çoğunluk lideri Henry Reid de takviye asker planı ile ilgili “Sanırım bu sonun başlangıcıdır” şeklinde net bir açıklama yaptı. Evet zaten cadı kazanı haline gelen Irak’ta daha fazla Amerikan askerinin varlığı ABD için sonun başlangıcı anlamına gelmektedir.

***

ABD yetki devrederken sadece askerî anlamda değil, siyasî anlamda da demokratik davranmamaktadır. Nitekim şu anda Irak’ı yöneten Malikî hükümeti ve Meclisin Irak’ın hayrına kararlar almaktan çok uzak olduğu ortadadır. Son olarak Meclisin görüşmeye aldığı bir yasa var ki bu Irak’a ve Irak halkına yapılacak büyük bir ihanet olacaktır. Şöyle ki; ülkede petrol ve doğalgaz kaynaklarını arama, bulma, çıkarma ve satma faaliyetlerini belirleyen tasarının parlamentoda ele alınması bekleniyor. Düzenleme gerçekleşirse, Irak’taki petrol gelirinin büyük bölümü Batılı şirketlerin kasasına akacak ve bundan büyük payı da ABD ve İngiltere alacak. Tasarı, petrolden elde edilen kârın yüzde 75’inin 30 sene boyunca Batı’ya akmasını öngörüyor. İşte Irak’ın Meclisi böyle bir yasayı görüşüyor.

Bu aslında oldukça normal bir gelişmedir. Irak işgali ile ilgili Bush yönetiminin ABD adına yaptığı planların ardında yatan sebepler hep tartışılagelmiştir. Irak işgalinin temel sebebi nedir sorusunu kime soracak olursanız olun ilk anda alacağınız cevap katiyetle “petrol” olacaktır. Dolayısıyla böylesi bir yasanın Mecliste görüşülmesine şaşırmamak gerekir.

Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. Bir süredir ABD’de de tartışılan Irak savaşının ABD’ye maliyeti ile petrolden sağlayacağı muhtemel gelirin kıyaslanması konusundan bahsediyorum.

Son olarak dün Zaman’da Prof. Yunus Çengel’in değindiği konu, Dünya Bankası baş ekonomistlerinden ve eski başkan Clinton’un ekonomi danışmanlarından Nobel ödüllü Joseph Stiglitz ile Harvard Üniversitesi’nden finans uzmanı öğretim üyesi Linda Bilmes’in hazırladığı Irak savaşının maliyeti ile ilgili rapora dayanıyor. Bu rapora göre savaşın ABD’ye potansiyel maliyeti 2 trilyon dolar civarındadır. Amerikan gazetelerinde büyük tartışmalara sebep olan ve “2 trilyon dolarlık savaş” manşetleri attıran raporun benzeri sonradan Yale Üniversitesi’nden ekonomist William Nordhaus tarafından da yayınlandı. Nordhaus da raporunda savaşın potansiyel maliyetini 2 trilyon dolar civarında verdi. Bunun yanında Irak’taki petrol gelirlerinin bütününün ABD tarafından gaspedilmesi düşünüldüğünde dahi masraflar çıktığı zaman ABD’ye kalan tutarın 2 trilyon doları aşsa da çok üstüne çıkmayacağı da detaylı analizlerle ortaya konuluyor. Üstelik Irak’ta petrol tesislerinin çok gerilerde olduğu ve orada petrolü işleyebilmek için tesislere yüz milyarlarca dolar yatırım yapılması gerektiği de söylenenler arasında. Yine Çengel’in makalesinde de belirtildiği gibi, Irak’ın savaş sonrası yeniden yapılandırma projelerinin maliyetinin 100 milyar dolardan daha yüksek olması beklenmektedir. Ayrıca, Irak’ın Saddam Hüseyin zamanından kalma Körfez ülkelerine ve Rusya’ya 100 milyar dolar civarında bilinen dış borcu vardır ve 1990 Kuveyt işgalinden kaynaklanan 250 milyar dolar civarında tazminat talepleri ile karşı karşıyadır.

Bu ve bunun gibi bütün veriler göz önüne alındığı zaman ABD’nin Irak işgalinden kâr yerine zararla çıkması çok daha gerçekçi bir beklenti olarak karşımıza çıkmaktadır.

Halbuki Bush yönetimi savaş maliyetleri konusunda ülkesinde kendilerine yöneltilen eleştirilere “savaşın maliyetini petrol geliriyle karşılayabileceklerini” söyleyerek mukabele ediyorlardı. Bu rakamların da ortaya koyduğu gibi Irak’taki petrol gelirleri ABD’nin savaş maliyetini karşılamak bir yana ülkeyi zarara sokmaktadır.

Durum böyle olunca ABD neden itibarını bu kadar ayaklar altına alarak Irak’ı işgale girişmiştir sorusu bir kere daha gündeme gelmektedir.

Ya ABD’nin veya onun müttefiki olan başka bir ülkenin petrol haricinde başka çıkarları var ya da Bush yönetimi gerçek mânâda basiretsiz ve ülkesini yok oluşa sürükleyen yöneticilerden oluşuyor. Her iki ihtimalde de ortak olan bir yan var ki, bu durum Ortadoğu için hiç iç açıcı sonuçlar doğurmadı ve doğurmayacaktır.

Umut YAVUZ

 

yavuz@yeniasya.com.tr

 

Bu yazı Yeni Asya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Yorum (yok) Yorum yaz!

Nasıl reklam ama…!?

23/12/2006 · Kategori: Yeni Asya

Bu yazı Yeni Asya Gazetesi'nde yayınlanmıştır

SENTEZ

Umut Yavuz

yavuz@yeniasya.com.tr

 

Bugün önüme gelen International Herald Tribune gazetesinin birinci sayfasında büyükçe bir resimle birlikte Avrupa'da İslamafobi'nin (İslam'dan korkmak, önyargı beslemek) arttığı haber veriliyordu.

Resimde ise Avusturya'daki bir Kur'an kursunda çekilmiş sevimli başörtülü Müslüman Avusturya vatandaşı çocuklar yer alıyor. Birinci sayfadaki başlıkta "Artan şekilde önyargıların hedefi oluyorlar" ifadeleri kullanılıyordu. Haberin iç sayfalardaki detayında ise "Avrupa'da İslamofobi yükselişte" ('Islamophobia' on the rise in Europe, IHT, December 19, 2006) başlığı altında, Avrupa Yabancı Düşmanlığı ve Irkçılığı İzleme Merkezi'nin yeni raporunun sonuçları yayımlanmış. Viyana merkezli bu kurumun raporuna göre Avrupa Birliği'nin 25 ülkesinde İslamofobi yükselişe geçmiş ve bu ülkelerde yaşayan Müslümanlar rutin olarak ayrımcılıkla yüzleşiyor ve fiziksel saldırılara bile hedef oluyorlar.

Merkez’e göre bu durumun başlıca sebebi entegrasyon eksikliği. Ancak entegrasyonun "iki yönlü bir cadde" olarak tanımlandığı haberde önyargı ve dinsel ayrımcılığın sona ermesi çağrısında bulunuluyor. Haberde Müslümanların sosyal hayatta, iş bulmada ve günlük ilişkilerde yaşadıkları sıkıntılara vurgu yapılırken, 11 Eylül'ün bu durum üzerindeki olumsuz tesirlerine de değinilmiş.

Bir önceki yazımızda Avrupalıların çoğunluğunun dinsel farklılıkları Avrupa Birliği'ne üyelikte önemsemediklerini belirtmiştik. O da bir başka araştırmanın sonucuydu. Ancak bu ülkelerde aynı zamanda ırkçılığın ve milliyetçiliğin de yükselen bir değer olduğu da gözden

kaçırılmaması gereken bir realite tabii ki. Zaten Herald Tribune'in haberinde de yükselen tek şeyin İslamofobi olmadığı belirtiliyor. İslamofobi ile birlikte ırkçılık, yabancı düşmanlığı (xenophobia) ve anti-semitizmin de artış gösterdiğinin altı çiziliyor ve "Batı kültürü bu zaaflarını tartışmaya açmalıdır" deniliyor. Evet geçtiğimiz gün Fransız Kültür Merkezi'nde Sinema-Tarih buluşması çerçevesinde Anti-Semitizmi konu alan bir filmin gösterimine katıldık. "Sıradan bir Yahudi" (Just an ordinary Jew) adlı bu filmde Almanya'da yaşayan bir Alman Yahudinin sıkıntıları anlatılıyordu. Filmde de bütün çıplaklığı ile gördük ki Avrupa'da

"farklı" olmak, farklı olarak yaşamak ikinci dünya savaşı döneminde olduğu gibi halen büyük bir problem. Avrupalılar entegrasyon eksikliğinden bahsediyorlar ancak asıl sorunun büyük

parçasının batı kültürünün "yabancı ve farklı" olana tahammülsüzlüğü olduğunu göremiyorlar gibi.

 

***

 

Dün aynı gazetede yer alan bir başka haber de dikkatimi çekti. Susanne Fowler’in kaleme aldığı haberin başlığı “Yazar Atatürk’e hakaretten yargılanacak” şeklindeydi. Her yeni gün yeni bir yazar benzer bir suçlamayla yargılandığı için bu tür haberler biz Türk gazeteciler için rutin sadedinde… Ancak Herald Tribune için öyle olmasa gerek ki habere geniş yer ayırmış. Olayı kısaca bilmeyenler için özetleyelim: ‘Son günlerin en çok ilgi gören kitaplarından 'Latife Hanım'ın yazarı İpek Çalışlar hakkında, kitabında Atatürk'e hakaret ve Atatürk'ü Koruma Kanunu'na muhalefet ettiği iddiasıyla 4.5 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı dava gerekçesi olarak Çalışlar'ın 'Topal Osman'ın Atatürk'e suikast için Çankaya Köşkü'nü kuşattığı' bölümü gösterdi. İddianamede kitabın bu bölümünde, Atatürk'ün öldürülmekten korktuğu için Latife Hanım'ın çarşafını giyerek köşkten kaçtığı öne sürüldüğü ve yazarın bu bilginin kaynağı olarak gösterdiği Latife Hanım'ın kardeşi Vecihe Hanım'ın da hayatta olmadığı belirtildi.’

Bunun neresinde suç var derseniz, onu davayı açanlara sormak daha doğru olur derim. Heralde Mustafa Kemal’in çarşaf giyecek kadar korkak olmayacağı düşünülerek böyle bir dava açılmış olabilir. Dedik ya Türkiye için rutin bir haber ne yazıkki.

Tribune’de ise özellikle böyle bir sözden dolayı İpek Çalışlar’ın şimdi 4.5 yıla kadar hapis cezasıyla yüz yüze gelebileceği vurgulanmış. Ayrıca İstanbul’da yaşayan Norveçli romancı ve International PEN üyesi olan yazar Eugene Schoulgin’in “bu vaka Türkiye’de kadına bakış açısını da acı bir şekilde ortaya koyuyor. Bir erkeğin öldürülmekten kurtulmak için kadın kıyafeti giymesi utanç verici olarak tanımlanıyor” sözlerine de haberde yer verilmiş.

Herald Tribune Anayasa’da yer alan Türklüğe hakaretle ilgili 301. maddenin de yol açtığı davalardan söz ederken “Fakat Türkiye’de Atatürk’e hakaretten daha büyük bir tabu bulunmamaktadır” ifadelerini kullanmış.

Son olarak gazetenin İpek Çalışlar’ın dilinden satırlarına yansıyan sözleri birebir aktarmak istiyorum: “Atatürk Türkiye’de öyle bir tabu ki, insanlar artık onu gerçek bir insan gibi düşünemiyorlar. Fakat bütün liderler birer insandır. Lider olmak doğaüstü güçlere sahip bir yaratılışta olmayı gerektirmez…”

Son kurban İpek Çalışlar’ın resminin altına da “İpek Çalışlar Türkiye’de yargılanan düzinelerce yazardan sadece biri. Türkiye’de ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar, AB üyeliğinin önünde büyük bir engel olarak durmaya devam ediyor” yazmışlar.

İşte Türkiyemiz dünyanın en önemli gazetelerinden birinde bu hikayeyle böyle geniş yer buluyor. Nasıl reklam ama…!?

Yorum (2) Yorum yaz!

İki yönlü siyaset

16/12/2006 · Kategori: Yeni Asya

SENTEZ

09.12.2006 tarihinde Yeni Asya Gazetesi'nde yayınlanmıştır.

Umut Yavuz

yavuz@yeniasya.com.tr

 

Her zaman söylüyoruz Türkiye iki yönlü bir dış siyaset gütmelidir diye.

Türkiye yüzünü iki cihete dönmelidir. İki tane yüzü olmalıdır dış politikalarda ülkemizin. İkiyüzlü siyaset demek değildir bu. Bilakis iki yönlü siyaset demektir. Bu iki yönden birisi batıya dönük diğeri de doğuya dönük olmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti hep yüzünü batıya dönerken sırtını da doğuya dönmüştür ne yazıkki. Peki batıda ne vardır, doğuda ne vardır? Batıda gelişmişlik ve çağdaş değerlerden örülü bir aydınlık vardır. Doğuda ise koskoca İslam dünyası bütün ahlaki ve manevi değerleri ve zengin tarih ve kültürüyle parlamaktadır. Batıda ampul varsa, doğuda manevi ruh ışığı vardır. Günümüz insanı ne ruh ışığından yoksun  yaşayabilir, ne de ampulsuz bir hayat sürdürebilir. Türkiye ikisinin tam ortasında olduğu için belki de dünyanın en şanslı ülkesidir. Başka hiçbir ülkeye nasip olmayacak şekilde hem Batının gelişmişliğine yakın hem de doğunun manevi ışığının içindedir.

Zaman gösterdiki inançları olmadan insanlar yaşayamıyor. Materyalizmin yükselişine rağmen, maddenin sefaleti ve mağlubiyeti pek gecikmedi ve şimdi dünyada insanlar akın akın inanca koşuyorlar. Demir perdeler yırtıldı, maddenin soğuk yüzünden ürken insanoğlu kendini inancın sıcak ve merhametli kucağına atıyor şimdilerde. Örneğin batıda Hıristiyanlar dindarlaşırken, aynı zamanda çoğu insan ya İslama yöneliyor ya da başka bir doğu dini olan budizme inanmaya başlıyorlar. Her halükarda bir inanca sahip oluyorlar. Bugün Rusya’da bile dinin varlığı ve dindarların sayısı yadsınmayacak derecelere ulaşmıştır.

Bunları neden söylüyoruz?

Çünkü ülkemizin Müslüman bir ülke olmasından rahatsızlık duyanlar var ne yazıkki. Türkiye’nin hem Müslüman hem de demokrat ve çağdaş bir dünya ülkesi olamayacağını savunup, bu sebeple her türlü dini değere düşman olan ve her fırsatta saldıranlar var bu ülkede. İşte bu insanlara dinin ve inancın önlenemez olduğunu ve Türkiye’nin müslüman kimliğinden rahatsızlık duyulmaması gerektiğini anlatmaya çalışıyoruz. Türkiye’nin müslüman kimliğinin bir engel olmasını bir yana bırakın; bu, Türkiye için yukarıda da zikrettiğimiz sebeplerden ötürü bulunmaz bir fırsattır.

Sen hem tarihin ve köklerin bakımından koskoca bir İslam geleneğinden gelecek ve 1.5 milyar müslümanla sıkı bağlar içinde bulunacaksın, hem de gelişmişliğin ve aydınlık ruhunla bilim ve teknoloji alanında çağdaşlaşacak ve demokrasi ruhunu ülkenin topraklarında yeşertmeye azmedeceksin. Bu başka hangi ülkeye nasip olmuş acaba?

Türkiye’yi yönetenlerin yapması gereken Avrupa ideallerinden asla vazgeçmemenin yanısıra, Türkiye’yi artık tarihen mecbur olduğu İslam dünyası ile münasebetlerde ön plana çıkarmak olmalıdır. İşte koskoca Arap dünyası, koskoca Orta Asya, uzak Asya ve Afrika karşımızda duruyor. Hem onlarla hem de Avrupalı müttefiklerimizle aynı potada bulunmayı başarmamız gerekmektedir.
Bu imkansız değildir. Bilakis Türkiye gibi coğrafi ve tarihi bir konumda bulunan bir ülke için, hem doğuyla hem batı ile entegrasyon halinde olmak dünyanın belki de en kolay işidir. Bu durum ülkemize hem prestij kazandıracak, hem de yakın, orta ve uzun vadede çok önemli maddi ve manevi kazanımlar sağlayacaktır.

Türkiye bu şekilde hem dünya siyasetinde daha aktif bir rol oynayacak hem de sözkonusu ülkeler için bir köprü vazifesi görürken aynı zamanda ekonomik bir ilgi odağı haline gelecektir. Zira Türkiye hem batı ülkelerinin doğu pazarlarına açılmasında bir aracı olacak, hem de doğudaki enerjinin sevkiyatında bir üs konumuna gelecektir. İşin sadece ekonomik boyutunun ciddiyetini anlasak bile iki yönlü bir siyasetin ne kadar lüzumlu olduğuna kani olacağızdır. Küçük temaslarla bile Arap petrol milyarderlerinin ülkemizde yatırımlar yapmaya ne kadar hevesli olduklarını hep beraber gördük. Ancak Türkiye’nin müslüman bir ülke olduğu gerçeğine gözleri kapalı olanlar, bu sermayedarları yaptıkları anlamsız ve tamamen magazinel yayınlarla ürkütmeyi de bir marifet bilmekteler.

Netice olarak İslam dünyası Türkiye’nin kaderidir. Avrupa Birliği ne kadar pragmatik olarak bir idealse Türkiye için, İslam dünyası ile ilişkiler de bir o kadar ideal olmalıdır. İşte ancak o zaman yeniden büyük Türkiye hayalleri de realize olabilir.

 

***

Yazıya aşağıdaki linkten de ulaşabilirsiniz...

http://www.yeniasya.com.tr/2006/12/09/gorus/default.htm

Yorum (yok) Yorum yaz!

Regensburg'un izleri silindi mi?

16/12/2006 · Kategori: Yeni Asya

SENTEZ

08.12.2006 tarihinde Yeni Asya Gazetesi'nde yayınlanmıştır

Umut Yavuz

yavuz@yeniasya.com.tr

 

Bir süredir Papa’nın Türkiye ziyaretine İslâm dünyasının nasıl tepkiler verdiğini takip ediyoruz.

Bu ziyaretin İslâm ülkelerinde istenen derecede yankılar uyandırmasa da kısmen etkili olduğunu müşahade ediyoruz.

Şöyle ki, Papa’ya Regensburg’dan dolayı kızgın olan İslâm dünyası Türkiye’ye yaptığı ziyaret sonrası Papa’nın arayı yumuşatmaya çalıştığını çok net bir şekilde algılamış oldu. Bunu Şam Üniversitesinden değerli dostum Dr. Murad Mevlevi’ye sorduğumda cevabı aynen şu şekildeydi: “Papa yol yapmaya çalışıyor.”

Kendisi, İslâm ülkelerinde yaşayan insanların Papa’nın samimiyetine inanmadığını söylese de, en azından siyasî bir taktik anlamında arayı yumuşatmaya çalıştığına kani olduğunu ifade ediyor. Aynı zamanda İslâm ülkelerinin devlet yetkililerinin bu mesajları doğru bir şekilde anladıklarını ve de Papa’ya önceye göre daha sıcak yaklaştıklarını da sözlerine ekledi.

Şu kadarı var ki; Papa’nın bu ziyareti laik bir ülke olan Türkiye’ye yapmış olması bazı Müslüman ülkelerde “aynı ziyaret İran yahut Suudi Arabistan’a yapılsaydı şüphesiz daha etkili olurdu” yorumlarına sebep oldu. Ancak önde gelen İslâmî haber ajansları “çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’ye yapılan ziyaret” şeklinde nitelendirmelerde bulundular. Bunun yanında Papa’nın davranışlarını “jest” olarak adlandırıp bunun çoğu Müslümanlar tarafından “sıcak bir şekilde” karşılandığını da ifade ettiler.

Peki Arap ülkelerindeki medya genel olarak nasıl yaklaştı bu olaya?

Şöyle bir göz atacak olursak:

Suudi Arabistan basını Papa’nın her şeye rağmen yine de “özür dilemesi” konusunda ısrarcı olurken, Papa’nın samimiyetine Arapları inandıramadığını yazdı.

İran basınında ise meselâ İran News gazetesi, Papa’ya Türkiye’de çok ilgi olmadığının altını çizerek “Hiç kimse hava alanına karşılamak için koşmadı ve orada çiçek ve çocuklar da yoktu” yorumunda bulundu. Ayrıca gazetede Müslüman-Hıristiyan diyaloğuna en fazla kösteğin ABD’nin İsrail’i destekleme politikası olduğu ve Bush’un başkanlığı süresince yakınlaşmanın çok zor görüldüğü de vurgulanıyordu.

Bunların yanında başta bahsettiğimiz gibi çok olumlu yankılar da vardı tabiî ki.

Örneğin Tunus basınında Papa’nın gezisinin amaçlarının “İslâm dünyasını rahatlatma, diyalog ve kardeşlik değerlerini yerleştirme, farklı kültür ve dinlerin doğru uzlaşması” şeklinde yansıtılması dikkatleri çekti.

Mısır basınında ise çoğu Müslüman olan Türkiye’de Papa’nın ziyaretinden kimsenin memnun olmadığı ileri sürülürken, ziyaretin her şeye rağmen “beklenmedik bir şekilde” olumlu geçtiği de ifade edildi.

Filistin basınında da Papa’nın Sultanahmet görüntüleri “Papa Kâbe’ye yöneldi” başlıklarıyla yer aldı.

Lübnan’da da Papa’nın davranışlarında Müslümanlara kin besleyen bir imaj bulunmadığına dikkat çekildi.

Cezayir basını da, ülkemizin laikliğine vurgu yaparak, Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakereleri açısından çok olumlu bir ziyaret gerçekleştiğini duyurdu.

Bu ziyareti en olumsuz karşılayanlardan biri şüphesiz Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) medyası oldu. BAE medyasında Papa’nın yine özür dilemediği öne çıkarılırken, bu durumun 16. Benedictus’un yakın zamanda yine İslâmî değerlere saldırabileceği anlamına geldiği yorumunda bulunuldu.

Bütün bunlar gösteriyor ki, bu ziyaret sadece küçük bir adımdı.

Nitekim, Uluslar arası İslâmî Haber Ajansı’nın (International Islamic News Agency-IINA) verdiği haberde Müftü Çağrıcı’nın “bir çiçekle bahar gelmeyeceği” bunun için ileriki zamanlarda diyalog zemininde “bir çok çiçeklerin açması gerektiği” sözlerine özellikle vurgu yapması da dikkat çekiciydi.

Dostum Dr. Murad Mevlevi’nin söylediği gibi: “Biz ağızdan çıkanlarla yahut siyasi mesajlarla ilgilenmiyoruz, biz kalpte olanlara ve de icraate dökülenlere bakıyoruz”…

Neticede hakiki diyalog için fiiliyata dökülecek karşılıklı işbirliği niyeti ve de tarafları tatmin edecek kalp samimiyeti gerekmektedir.

Umut YAVUZ

09.12.2006

Yazıya aşağıdaki linkten de ulaşabilirsiniz...

http://www.yeniasya.com.tr/2006/12/09/gorus/default.htm

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

Umutyavuz.com

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım