Levent Yüksel ile yaptığım röportaj

14/6/2007 · Kategori: Roportajlarim

 

 

Manevi ihtiyaçlara önem verilmeli

“Öğrendiğim en önemli şey insanların sadece maddi değil bir takım manevi ihtiyaçlarının da olduğuydu. Bu manevi ihtiyaçlara da önem vermek gerektiğini düşünüyorum.”

 

Umut YAVUZ

 

Yeni albümü “Uslanmadım” ile dört yıl aradan sonra sevenleriyle buluşan Levent Yüksel ile bir kaç sene önce sıcak bir söyleşi gerçekleştirdik. Levent Yüksel her zaman ki gibi sempatik ve sevecen. En çok yaptığı şey kahkahayla gülmek ve bundan çok hoşlandığı da belli oluyor. Ancak iş konuşmaya gelince durum değişiyor. Zira Levent Yüksel’den kelimeleri ancak ısrarla alabiliyorsunuz. Nitekim söyleşinin sonunda, eğer bir daha görüşecek olursak sorularıma şarkılarla cevap vermesini istediğimi, zira bunun daha kolay bir yol olacağını şaka yollu söylediğimde; her zamanki gibi kahkaha atarak ve “Evet sanırım bu iyi bir fikir” diyerek mukabele etti. İşte şarkılarını dinlediğiniz Levent Yüksel’in kendi ağzından yeni albümü, hayatı ve görüşleri bu söyleşide sizleri bekliyor. Keyifli okumalar.

 

Dört yıl aranın ardından yeni albümünüzle müzik piyasalarına geri döndünüz. Bu kadar beklediğinize değdi mi?

 

Bence tamamıyla beklemeye değdi. Çünkü bir albüm yapmak çok basittir aslında. Yaparsın ondan sonra beğenilir ya da beğenilmez. Genelde işler böyle yürür. Ancak hakikaten insanların beğeneceği bir şeyler yapmak içinde bir araştırmaya ve yoğun çalışmaya girmeniz lazım, ki ben böyle bir çalışmaya girdim. Bütün parçalarım hit parça kıvamında olsun istedim. Bu dört seneye mal oldu. Dört sene değil de sekiz sene sürseydi de beklerdim yine. Ya ticari kaygılar gütmek zorundasınız ya da tamamen ticari kaygıdan uzak bir şekilde güzeli yakalamak için çalışacaksınız; ben ikincisini seçtim. Ben bu albüm çok güzel olsun istedim. Nitekim de çok beğenildi. Şimdiden insanlar konserlerimde albümden altı yedi parçamı istemeye başladılar. Demek ki albümün bütünü beğenilmiş.

 

Kasetinizde Orhan Gencebay’dan “Ya Rabbim” adlı parçayı kullanmışsınız. Pop albümünde arabesk bir parça. Neden böyle bir seçim yaptınız?

 

Eskiden arabeske iyi gözle bakılmazdı. Ama bu da bizim müziğimiz. Bizim müziğimiz dediğimde bir çok tür akla geliyor. Mesela şimdi piyasadaki kasetlere baktığımızda mesela Türk Halk Müziği deniyor ama alıp dinlediğinizde batı altyapısının üstüne çalınmış Türk sazlardan oluşuyor. Türk sanat müziğini alıyorsun onda da aynı şey söz konusu. Bu durumda popüler müzik öyle bir yere geliyor ki katiyen türler arasında ayrım yapamıyorsunuz. Bunlarda ayrım yapmak içinde yegane kriter sestir. Sesini kullanabiliyorsan eğer, fantezi söylüyorsan tarzın fantezi oluyor ancak aynı sesle pop söylüyorsan pop oluyor. Benim yapmaya çalıştığım şey ise bütün bu müziklerin karmaşası birazda.  Bütün müzikleri birleştirdiğin zaman Levent Yüksel tarzı ortaya çıkıyor. Yani popüler müzik, halkın seveceği müzik. Bu açıdan arabeske kaymak diyoruz ama zaten arabesk bizim içimizde. O sebeple kasette yer verdik ama salt arabesk yapmadık yani. Ben parçayı söyledikten sonra Orhan Bey’e dinlettim, ”Çok güzel olmuş, eline sağlık, yolun açık olsun” dedi. Dolayısıyla zaman zaman diğer albümlerde de böyle sürprizlerimiz olabilir.

 

Albümün ismi “Uslanmadım”. Burada bir mesaj mı var?

 

Bunun çok çeşitli sebepleri var. Benim 40 yaşında olmamın vermiş olduğu bir uslanmama durumu var belki de.

 

 

Bir nevi  “Kırkından sonra...” durumları mı yoksa?

 

(Kahkaha atarak) “Kırkından sonra hayat yeniden başlıyor” diyelim en iyisi. Yani o kırk senelik hayat çok güzel bir tecrübe aslında . İyi ya da kötü yanlarıyla kırk sene dolu dolu yaşamış oluyorsun. Kırkından sonra hayat çok daha güzel oluyor. Ben hiç inanmazdım böyle söyleyeceğime. Kırklı yaşlarda acaba bunalıma mı girerim, şöyle mi olur, böyle mi olur diye endişelenirdim hep. Ama böyle olmadığını gördüm. Ben ne kadar anlatırsam anlatayım, anlamak için kırk yaşına gelmek lazım.

 

 

Kırklı yaşlar döneminizde müziğin hayatınızdaki yeri ne durumda, müziği ilk seçtiğinizde ne düşünüyordunuz bu günler için?

 

Ben müzik yapmayı istemedim, doğduğum anda müzik karşıma çıktı. Ben yarın bir gün öldüğümde yine müzik var olacak ama ben gitmiş olacağım. Müzik öyle bir şey ki, “sabah sekiz - akşam beş” işleri gibi düşünemezsiniz. Bu iş sizin bir parçanız, hayatınızın ta kendisi çünkü. Zaten ben maddi kaygılarla yapmıyorum müziği, ticari kafam yok denecek kadar azdır. Ama Sezen Aksu’dan öğrendiğim bir laf var “Biz işimizi iyi yapalım, para nasıl olsa gelir” Ben de bu sözden yola çıkarak hep iyi iş yapmaya çalışıyorum ve çalışacağım.

 

 

 

Talihsiz bir hastalık geçirdiniz. Bu hastalığın hayatınızın dönüm noktası olduğunu söylemiştiniz. O günlerden bahsetmek ister misiniz?

 

Şimdi o günlerden bahsetmek deyince ben hemen onun öncesine değinmek istiyorum. Ben hastalığımın öncesinde insanların duygularını tam olarak anlayamıyordum. İnsanları gerçek manada tanımıyordum. Ancak hayat çizgimin üstünde böyle bir kırılma noktası yaşayınca insanlara farklı bakmaya başladım. İnsanların her birini dinlemeye ve ne demek istediklerini anlamaya başladım. Bu durumda çok pozitif olabiliyorsunuz. Ben hayatıma dikkat etmeye başladım. Öğrendiğim en önemli şey ise insanların sadece maddi değil bir takım manevi ihtiyaçlarının da olduğuydu. Bu manevi ihtiyaçlara da önem vermek gerektiğini düşünüyorum.

 

Hayatınızı anlamlandırmak istediğinizden bahsediyorsunuz? Bunun için neler yapıyorsunuz?

 

Şimdi hayattan beklentilerim nelerdir, hayat benden ne bekliyor? Böyle bir ikilem yaşamak durumundayım. Ben bir şeyi anladım ki eğer dürüst olursam dürüst yaşarsam ve mutlu yaşarsam, mutlu bir sonum olur. Zaten hayat çizgisi dediğimiz çizgi kısacık bir çizgidir. 40 yaşındayım ama seksen senelik bir hayatı baz aldığımız zaman yolun yarısı oluyor. Seksen senelik zaman da sanki çok uzunmuş gibi geliyor ama halbuki göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor. Bu süreçte kime ne faydam olabiliyor, ne kadar yararlı bir insan olabiliyorum. Buna önem veriyorum.

 


 

 


Siz sanatçısınız, bazı kavramları –şarkıcı olduğunuz için- kulakla duyulur hale getiriyorsunuz. Soyut kavramları somutlaştırıyorsunuz. Mesela aşkı şarkılarınızda anlatarak insanlara kulakla duyulur bir şekilde sunuyorsunuz. Bunun gibi sevgiyi, dostluğu, hüznü vs. gibi soyut kavramları anlamlandırıyorsunuz. Her kavrama cevaplar arıyorsunuz. Bu bağlamda öncesi ve sonrasıyla hayat nedir sizin için?

 

Vaaav. (Kahkaha atarak) Hayat nedir? (Düşünceli bir şekilde) İyi soruydu bu valla.(Biraz daha düşündükten sonra) Hayat bence bize sunulmuş bir hediyedir. Bunu eziyet olarak algılayanlar da var. Benim gibi hayatta olmaktan dolayı mutlu olanlar da var. Ben bana verilen bu hayatı en iyi şekilde kullanmaya çalışıyorum. Nereden geldim, nereye gideceğim sorularına hiç cevap aramadım. Aramayı düşünmedim. Sadece şu anda hayatta olduğumu ve güzel bir şekilde yaşamam gerektiğini düşünüyorum.

 

 

Ancak Sokrates der ki “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez” siz neden hayatı, öncesini ve sonrasını sorgulamıyorsunuz?

 

Nereye gittiğimizi ve nereden geldiğimizi bilmiyorum. Cennete de gidebilirsiniz, cehenneme de gidebilirsiniz? Bence belli bir inanca sahip olmak lazım. Bende bir inanca sahibim. Ama bu konular üzerinde pek düşünmemeye çalışıyorum.

 

Neden, ağır mı geliyor size?

 

Düşündüğünüz zaman düşünce düşünceyi doğuruyor. Bunun sonunda bir sonuca ulaşmak istiyorsunuz ancak hiçbir şey somut olmadığı için kesin bir sonuca ulaşamıyorsunuz. Bu düşüncenin sonu gelmiyor. Dolayısıyla düşünmekten kaçıyorum.

 

Son dönemde sanat camiası bu konularda düşünmeyi artırdıkları için olsa gerek maneviyata ve dine bir yöneliş söz konusu. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

En başta da dediğim gibi mesela sanat camiası arabeske de eskiden kötü gözle bakar, uzak dururdu. Halbuki o da bizim halkımızın değeriydi. İnançlar da öyle oldu. Eskiden uzak duruluyordu, şimdi yeni yeni keşfedilmeye başlanıyor belki de. Bir ara sanat camiası  çok karanlık bir dönemden geçiyordu. Halka faydası olmayan ve halkla alakası olamayan şeyler türüyordu. Şimdi yavaşça aydınlanmaya ve kendimizi keşfetmeye başladık bence. Şimdi sanatçılar güzel güzel mesajlar veriyorlar. Herkes istediğini söyleyebiliyor ve açıkça  kendini ifade edebiliyor. Bu güzel bir şey tabii ki.

 

Halkla sanatçılar arasında çoğu zaman uçurumlar gözleniyor. Bu hangi sebepten kaynaklanıyor sizce?

 

Vallahi sanatçı var, bir de sanatçı geçinen var. Bence hakiki sanatçılar ki çok azlar, bunlar hakikaten çok özenli yaşarlar. Gerçek sanatçı örf, adet ve geleneklerine tamamen bağlı olarak yaşamalıdır. Ben de öyle yaşamaya gayret gösteriyorum. Ama diğer insanlar nasıl yaşıyorlar onu bilemem.

 

Siz şöhreti değil de sevilmeyi tercih ettiğinizi söylemişsiniz. Bunu açabilir misiniz?

 

Şöhret basamağını tırmanıp tekrar geri inmek çok acı bir şey. Ben katiyen şöhret olmayı istemedim. Çünkü onun bir inişi olduğunu biliyorum. Aslına bakarsan ilk kasette şöhreti yakaladım. Aynı çizgide kalmayı başardım. Ama benim için asıl mesele sevmek ve sevilmektir. Ben şahsen sokakta yürüdüğüm zaman insanlar bana “Merhaba Levent Bey” dediğinde çok mutlu oluyorum. Önemli olan insanların seni ne kadar sevdiği.

 

 

Gençler şöhret olan insanları örnek alıyorlar. İster istemez medya vasıtasıyla karşılarında ünlü insanları buluyorlar. Bundan dolayı hayatınıza dikkat ediyor musunuz?

 

Tabii ki genel anlamda bizim böyle ağır bir yükümüz var.. Yani ben bir hareket yapıyorum, bir şeyler söylüyorum ama bu yaptığım şey kaç kişi tarafından izleniyor ve örnek alınıyor. Tabii ki hayatıma dikkat etmeye çalışıyorum. Ancak Nükhet Duru şöyle demişti bir defasında: “Bizler sanatçıyız ve deliyiz, onun için bizi örnek almayın”. Oda bir nebze haklı esasında. Ama ister istemez bir etkileşim oluyor. Bunun bilincinde olmak gerekiyor tabi.

 

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »

Umutyavuz.com

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım