TSK'ya muhtıra gibi cevap!
28/4/2007 · Kategori: Yeni Asya
Umut Yavuz
Genelkurmay Başkanlığı'ndan önceki gece yapılan talihsiz açıklama bir çok cihetten büyük bir gaf ve gaflet örneği olarak tarihe geçti ne yazıkki. Son dönemlerde tavrında bir yumuşama ve demokratlaşma olduğunu düşündüğümüz silahlı kuvvetlerin aslında eski yoz ve tutucu anlayışından vazgeçemediğinin bir örneğiydi dünkü bildiri. Darbe şakşakçıları bunu bir muhtıra olarak değerlendirmekte gecikmedi tabii ki. Ancak sivil ve demokrat bir Türkiye cumhuriyeti vatandaşı olarak ben, bu açıklamayı kendi özgür irademe, demokratik haklarıma ve bu ülkede huzur içinde yaşama hakkıma yapılmış bir hakaret ve haksızlık olarak görüyorum.
Çünkü açıklamanın üslubu, gerekçeleri ve en önemlisi de zamanlaması tam da huzur ve istikrar aradığımız bu dönemde gerginlik ve kaos ortamına anlamsız bir 'tuz biber eklemek' anlamına geliyordu.
Genelkurmay her zaman olduğu gibi sert bir 'laiklik ve irtica' vurgusu yapmıştı. Ancak bunu yaparken "irtica" diye önümüze sunduğu örnekler Türkiye cumhuriyeti vatandaşlarının ekseriyetinin saf ve samimi duygularla, inançları adına irtikap ettiği bir takım masum faaliyetlerden başka şeyler değildi. Bunu kendi aklımızdan söylemiyoruz. İsterseniz dün Genelkurmay'ın sitesinden yayınlanan bildiriyi açıp bakalım. İrtica olarak bize sunulan faaliyetlere bir göz atalım. Sözgelimi: '23 Nisan kutlamaları ile aynı günde Kur'ân okuma yarışması tertip edilmiş', 22 Nisan'da çeşitli şehirlerde "çağdaş olmayan kıyafetler" giydirilmiş küçük kız çocuklarına ilahi okutulmuş (ki burada Türkiye kadınının yaklaşık yüzde 65'inin giydiği başörtüsü kastediliyor), bir okulda dinî vaaz ve söyleşi düzenlenmiş, yine bir okulda başı kapalı çocuklar ilahiler söylemiş...
Kur'ân okuma yarışması tertiplemek, ilahi söylemek, başı kapalı olmak, dinî vaaz ve söyleşi tertiplemek... İşte sayın Genelkurmay'ın "vahim" olarak nitelediği, "kaygıyla" izlediklerini belirttiği, "ülkenin birlik ve bütünlüğüne karşı yürütülen yıkıcı ve bölücü eylemlerle" bir tuttuğu, aynı kefeye koyduğu faaliyetler bunlar.
Afedersiniz sayın Genelkurmay Başkanlığı ama fazla oluyorsunuz! Bu zikrettiğiniz faaliyetlerden hangisi "cumhuriyet karşıtı olan ve devletimizin temel niteliklerini aşındırmaktan başka bir amaç taşımayan" tanımınıza karşılık gelmektedir acaba çok merak ediyorum.
Aynı şekilde sayın Genelkurmay, bu ülkede laiklik ve benzeri kavramların tartışmaya açılmasına bile tahammül göstermediğini dünkü açıklamasında itiraf etmiştir. Deniliyor ki: "Bu durum TSK tarafından endişe ile izlenmektedir." Ne yani sırf TSK istedi diye bu ülkenin insanları kavramlar üzerine düşünemeyecek, bunların yeniden tanımlanmasını isteyemeyecek ve yine sırf TSK istedi diye canını sıkan bir takım uygulamaları eleştiremeyecek mi? Hani aydınlık ve bilimsel düşünce nerede kaldı acaba? Bilimsel bakış kavramları sorgulamayı ve onlara doğru tanımlamalar kazandırmayı içermiyor mu? Elinde silahla dayatmacı bir duruşa taraf olmak ne kadar "cumhuriyetin temel ilkelerine" uyuyor, lütfen söyleyiniz?
Açıklamanın sonunda da deniliyor ki: "Ne mutlu Türk'üm diyene" anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır ve öyle kalacaktır." Dış düşmanlar yetmiyormuş gibi kendi ordumuz tarafından sanal iç düşmanlar oluşturuluyor. Bu kadar farklı etnik kökenden insanın yaşadığı Anadolu topraklarında Türklük gibi ırka ve kökene dayalı bir söyleme nasıl bu kadar vurgu yapılabilir? Bu ülkeyi Nazi Almanyası ile karıştıranlar var heralde!
Ben diyorum ki madem öyle, meclisi lağvedelim, kapısına kilit vuralım, yasama, yürütme ve yargıyı, bütün bürokrasiyi hatta hayatlarımızın ve iradelerimizin ve de inançlarımızın bütün kontrolünü TSK'ya verelim de hem onlar hem de darbe seviciler rahata kavuşsunlar.
Çünkü bu zihniyetle demokratikleşme yolunda bir arpa boyu kadar dahi yol gitmemiz imkânsız görünüyor. Yine bu tür açıklamalarla bazı kurumlar bu ülkede yaşayan "genç sivilleri rahatsız" ediyorlar. Genç siviller de bu gelişmeleri endişe ve kaygı ile izliyor!
Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!
Şaşırtıcı rakamlar!
27/4/2007 · Kategori: Yeni Asya
Son zamanlarda gerek İslâmiyet'e gerekse peygamberimiz Hz Muhammed'e hakarete ve iftiraya varan söylemler özellikle Batı dünyasında artışa geçmişti. Buna paralel olarak da batıda İslâm'a ve peygamberimize olan ilgi de doğru orantılı olarak artıyordu. Hatta saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde Kur'ân satışları patlıyor, ihtida vakalarında inanılmaz oranlara ulaşılıyordu. Bu da Allah'ın bir hikmeti diyerek hakaretlere tahammül ediyorduk biz de. Tabi gereken yerlerde gereken cevaplar da verilmiyor değildi.
Bu bağlamda geçtiğimiz ayki Genç Yaklaşım dergisinde 'Şaşırtıcı rakamlar!' başlığı altında bazı istatistiki veriler yayınlandı. Rakamlar, başlıkta belirtildiği gibi bazı insanları şaşırtıcı mahiyetteydi gerçekten. Burada bir tablo altında beş ayrı başlıkta beş rakamsal veri bulunuyordu. Ve bu veriler bazı gerçekleri çok açık ve net bir şekilde yansıtıyordu. Bunlara geçmeden önce bazı iddiaları yeniden hatırlatmakta fayda var.
Meşhur tabirle bazı 'sefih Avrupalılar ile Asyalı münafıklar' Hz Peygamberi "eli kanlı bir cani", İslâmiyet'i de "kan ve kılıçla yayılmış" bir din olarak lanse etmeye çalışıyorlar. Bu tezlerini de son zamanlarda bir takım başıbozuk ve serserilerin eylemlerini "İslâmî terör" söylemleriyle yaftalayarak ispatlama yoluna gidiyorlar. Sonra dönüp etraflarına "bakın bu Müslümanlar işte böyleler" diyorlar. Ama kader-i ilâhinin bir tecellisi olarak İslâma yahut Peygamberimize yapılan hemen her saldırıdan sonra tuzaklar ters tepiyor ve kazanan yine İslâm oluyor.
Bunları neden hatırlattık? Bilhassa Peygamberimiz için "eli kanlı bir cani" sıfatlarının kullanılabildiğini -ki biz burada zikrederken bile haya ediyoruz- görüyoruz. Halbuki başta belirttiğim Genç Yaklaşım dergisinde yayınlanan bazı istatistiki rakamlara baktığımızda bunu apaçık bir şekilde yalanlayan verilerle karşılaşıyoruz.
Şöyle ki; sözkonusu bu şahıslar Hz Peygamberin davasını kılıçla yaydığını iddia ediyorlar halbuki Peygamberimizin hayatta olduğu dönemde yapılan 9 büyük savaşta öldürülen düşman sayısı ile İslâm ordusundan verilen şehit sayısını duyunca siz de eminim şaşıracaksınız. Evet bu 9 büyük savaşta düşman ordularından sadece ve sadece 216 kişi ölmüş, İslâm ordusu da 138 kayıp vermiştir. Evet yanlış duymadınız. Daha da çarpıcısı ne biliyor musunuz? Bu savaşlarda öldürülen sivil sayısı ise 0 (sıfır). Evet sıfır. Yani tek bir sivilin bile kılına dokunulmamış. Halbuki İslâm ordularının savaştığı düşmanlar, sözgelimi Kureyşliler, Müslümanlara etmedikleri zulmü bırakmamışlar ve onları vatanlarından göç etmeye zorlamışlar, evlerini, mallarını, arazilerini talan ve yağma etmişlerdi.
Herkes bilir ki savaşlarda askerler hayatlarını kaybedebilirler. Bu, savaşların bir kaderidir. Ancak sivillerin hayatlarını kaybetmeleri ise gerçek zulümdür, savaş suçudur. İslâm Peygamberi Hz. Muhammed döneminde ise tek bir sivilin burnu kanamamış, hatta Mekke fethedildiğinde daha önce kendilerini buradan sürgün edenlere affedici davranmışlardır. Savaş esirleri konusunda da 10 kişiye okuma-yazma öğretme karşılığında serbest bırakmaya varana kadar bir çok örnek uygulamada bulunmuşlardır. Daha da ilginci bu savaşlarda Peygamberimiz bırakın insanları, ağaç kesmeyi bile yasaklamıştır. Bu bilgilerin hepsi tarih kitaplarında mevcuttur. Örnekleri çoğaltmak da mümkün...
Gelelim diğer istatistiklere ve gerçeklere. Mesela İslâm'a dil uzatan bir kısım batılıların ön ayak olduğu ve çıkarttığı 2. Dünya savaşında öldürülen toplam insan sayısı yaklaşık 54 milyon olarak açıklanmış. Ve bunların ekseriyeti asker değil, sivil. Bunu nereden anlıyoruz? Yine aynı istatistiklere göre 2. Dünya savaşında sadece Rusya'da öldürülen tahmini 'sivil' sayısı tam 7 milyon. Evet tam 7 milyon... Son olarak çok uzağa gitmeye gerek yok; komşumuz Irak'ta ABD ve yandaşlarının işgalinden beri günde ortalama 100'ün üzerinde sivilin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Hatırlatalım İslâm ordularının bütün savaşlarında düşman ordularında verilen asker kaybı (sivil değil) 216 kişiydi. Bu hususta da örnekleri çoğaltmak mümkün.
Rakamlar oldukça açık. İslâm'a kanlı din, Peygamberimize haşa 'katil' diyen önce elini vicdanına koysun, sonra tarihi tarafsız gözle okusun. Bundan sonra da ehli insaf ise herhangi bir söze gerek yok zaten. Aksi takdirde de Allah'ından bulsun...
Umut Yavuz
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Endişe etmeyin, tasalanmayın!
19/4/2007 · Kategori: Genc Yaklasim
Ağlamak için şu zavallı hale
İki göz ne kadar da az Allah’ım!
İnsanların acılarını kalplerinde hissedenler ağlamaktan geri duramazlar. Neyin acısı mı? Tabii ki var olmanın. İnsana var olmaktan daha çok acı veren bir şey olmamıştır. Tam bu noktada insanın en korktuğu şey de yok olmaktır. Ne çelişki ama! İnsana acı veren, sorularının cevapsız kalışıdır aslında. Neden ve neden? Var olmanın getirdiği binlerce soru ve binlerce sorun.
Acıkır insanlar ve yiyecek bulmak için mücadele ederler. Doymak bilmez ve daha fazlası için savaşırlar. Doğa ile mücadele eder, kendiyle mücadele eder ve insanlarla mücadele eder. Her şey fazlası ve daha fazlası için. Uzun emelleri olur insanın bir de. Liste bitmek tükenmek bilmez. Bunları elde etmek ister. Çırpınır, çabalar. Sonra, yıllar sonra geriye dönüp baktığında gördüğü tek şey heba olmuş yıllardır. Peki ama neden?
Kimileri idealisttir. Daha yaşanabilir bir dünya için mücadele ettiğini savunur. Dünyayı daha yaşanılır kılmak için ömrünü harcar. Yaşayamaz. Kimisi yakar yıkar ortalığı, güya dâvâsı için. Onun da dâvâsı dünyayı güzelleştirmektir kendince. Sonra bunların hepsi de dönüp bakarlar yaptıkları şeye ve manzara ortadadır. Ateşler içinde harap bir dünya ve kaybolmuş hayatlar… Neden?
Ağlatır insanı dertler, çileler, musibetler. Savaşlar, hastalıklar, ayrılıklar, ölümler, fakirlik, çaresizlik, yalnızlık… Milyonlarca insan ve milyonlarca hüzünlü hayat hikâyesi... Hepsini tanımazsın ama bilirsin az çok yaşadıkları hüznün derinliğini, tahmin edebilirsin ne hissettiklerini. Gözyaşlarına bir damla da sen eklersin. Bir damla ve bir damla daha… Derken hüznün sel olur sen de içinde boğulursun ve imdat dilersin. Kimden ve neden?
Yalnızsındır belki de sevdiğinden yoksun bırakılmışsındır. Belki sevdiğinin bile umurunda değildir bu durum. Kim bilir? “Ama olsun”dur… “Canı sağolsun”dur sevgilinin. Her anında bir melankoli kaplar yüreğini. Bütün yalnızların acısını hissedersin kalbinde. Her şeye rağmen ağlamamak için tutsan da gözlerini, ağlamak çoğu zaman istemsizdir. Göz yaşlarını ellerinle tutamazsın ki…
Hayat hep bir dram değildir aslında, ama en acıtan yanlarıdır sadece akılda kalan. Sürekli dertler büyür gözümüzde. Mutlu anlar sınırlı ve azdır. Bir sabun köpüğü gibi söner gider, geride hiçbir eser bırakmadan. Sarhoşluk ise istemlidir, ayılmak için delirircesine. Unutmak için soruları ve sorunları günaha ve sarhoşluğa verir insanlar kendini; hâlbuki tek dilekleri ayık olmaktır. Gaflet bir bataklıktır, insanlar mayo ve güneş yağı ile dalar içine. Gülüşmeler alabildiğine çamurludur. Kötü bir tat verir zamanla. Dönüp geriye bile bakamaz insan. Burnuna kadar batmıştır içine.
Herkes bir sebep bulur kendine yaşamak için. Bazen ise insan sebep bulmak için bile bir sebep bulamaz. Göremez, hissedemez kurtuluşa ne kadar yakın olduğunu. Kördür hissiyatı o anlarda. Gözleri ışığa duyarsızdır. Bütün soruların bir cevabı olduğunu nerden bilebilirdi ki insanlık? Her sorunun bir cevabı vardır ve her sorunun bir cevabı vardır. Mantıksız gelir bu insanlara aslında. Nasıl olur da bu kadar dertlendiğimiz sorunların basit bir cevabı ve kolay bir çözümü olabilir diye... Ama neden olmasın ki?
Neden üzülmek, neden ağlamak? Neden endişe bu dünya için? Hangi şey için çırpınıyoruz? Farkında mıyız acaba üzüldüğümüz şeylerin aslında bir sinek kanadı kadar değeri olmadığının? Bir sinek kanadına iliştirilmiş cevabı neden göremeyiz? Cevapların cevabını. Bütün dertlerin, tasaların, endişelerin çözümünü… Neden ait olmadığımız bu yerlere meftunluğumuz. Neden yabancı iken buralara bu bağlılığımız. Bilmediğimiz bir dili konuşuyoruz farkında mıyız? Aslında hiç sahibi olmadığımız şeyleri sahipleniyoruz. Evim, memleketim, elim, ceketim... Hangisi benim? Hangisi benim? Bu, o, şu?
Emaneti mülk zannedip onun uğrunda mukaddesleri çiğnemenin neresi insanca? Mukaddeslerle mukaddes olur insanoğlu. Pis bir sudan yaratılıp içine üflenen ruhla yücelmesinin başka ne anlamı olabilir ki? Bağlarını koparınca öte dünya ile aslında ne kadar aşağılandığının farkında mı insanlık? Ya içimize üflenen ruh bizden çekilip giderse? Ne anlamı kalır varlığımızın?
Yürüyoruz bu yolda hepimiz. Bu yol yürümek için var, yürümeli. Durup oyalanmaya vaktimiz yok hiçbirimizin. Sürgünde olan bizlerin asıl vatana dönmesine ramak kalmış iken asla bizim olmayan bu yerlere neden bağlanıyoruz ki böyle? Vuslat yakın. Vakit doldu. Zamanın sonu. Benim olan yerlere gidebileceğim için mutluyum. Evim diyebileceğim bir yerin olması ne kadar da güzel olacak. Artık misafir olmamak gibisi var mı?
İsterdim ki uyanalım hepimiz. Birbirimizi ayık tutarak varalım varacağımız yere. Bütün sarhoşluklara, bütün gafletlere bir son verelim isterdim. Her mânâ bizi çağırıyorken öteye, birbirimizi burada acıya boğan şeylere göz kırpmayalım isterdim. Öyle ki oyar insanın gözlerini dünyanın dikenleri. Batmasın isterdim insana dikenler ve insanlar batmasın bataklığa.
Evet söylüyorum soruların cevabını. Cevapların cevabını. Dünya bir misafirhane, dünya bir misafirhane… Endişe etmeyin, tasalanmayın. Çünkü biz bu yerlere ait değiliz ki !!!
Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisi'nde yayınlanmıştır.
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Lavanta kokulu geceleriyle Girne
15/4/2007 · Kategori: Seyahatlerim

Girne Başkent Lefkoşa’ya yaklaşık yarım saat mesafede çok güzel bir sahil şehri. Egzotik limanı, yemyeşil dağları ve sahil şeridi ile tam bir tatil beldesi. Girne’nin MÖ 10. yüzyılda Peleponez’den göçen Akalar tarafından kurulduğu söylenir. İddiaya gore Akalar, kurdukları bu kente anayurtlarındaki Kyrenia dağlarının adını vermişlerdir. Bir başka görüş ise Girne’ye ilk yerleşenlerin MÖ 9. yüzyılda adanın kıyılarında ticaret kolonileri kuran Fenikeliler olduğudur.
Roma kaynaklarında ise Girne’nin adı Corineum olarak geçmektedir. Bizans döneminde birkaç kez Araplar ve korsanlar tarafından ele geçirilen şehrin tarihi, adanın genel tarihi ile benzerlik gösterir.
Tarihi liman
Girne’de ilk görülmesi gereken yer eski limandır. At nalı şeklinde inşa edilmiş olan liman, şehrin odak noktasındadır. Tarihi Girne Limanı, rengarenk balıkçı tekneleri, limana demir atmış yatları, her daim canlı olan kafe ve restoranları ile turistler için olduğu gibi yerli halk için hayata kaynaklık etmektedir. Liman’ı çevreleyen restoranlarda zengin yemek menüleri ile tarihi limanı seyrederek yemek keyfi yaşamak mümkündür.
Girne Limanı’nın doğu ucunda bulunan Girne kalesi, 7. yüzyılda Bizanslılar tarafından Arap istilasına karşı şehri korumak amacıyla inşa edilmiş. Kaleye Lüzinyan ve Venedikliler döneminde eklemeler yapılmış. Aradan geçen onca yıla rağmen hala sapasağlam duran kale, Girne’nin en etkileyici yapıtlarından biri.
Tarihin derinliklerindeki Batık Gemi
Girne Kalesi’ni gezerken hemen kalenin içinde yer alan Batık Gemi Müzesi’ni es geçmek olmaz. Bu müzede sergilenen gemi enkazı bugüne dek dünya üzerinde bulunmuş en eski batık gemi enkazı olma özelliğini taşıyor. Batıktan elde edilen buluntular geminin milattan önce 300 yıllarında bir fırtına sonucu batan bir Suriye ticaret gemisi olduğunu gösteriyor. Bu batık gemiyi seyrederken insanın ister istemez tüyleri ürperiyor çünkü tarihin derinliklerinden gelen böylesi bir gemiyle karşılaşmak insanın aklında mistik düşünceler çağrıştıyor. En çok da Nuh’un gemisi geliyor insanın aklına. Bu bakımdan bu batık gemiyi görmek gerekiyor.
Bellapais Manastırı
Girne’de bulunan bir başka önemli eser de Bellapais Manastırı. Manastır 1158 ve 1205 yılları arasında inşa edilmiş. Kuzey sahillerinin tümüne hükmedebilen görüşü ve güzel dağ manzarası ile Kıbrıs’ta gotik mimari tarzının görülmesi gereken en önemli eserlerinden biridir. Manastır’da bugün konser salonu olarak kullanılan bir de salon mevcuttur ki bu salon savaş yıllarında kurşun yağmuruna tutulmuş bugün halen kurşun izleri bulunmaktadır.
Girne’den anlatacağımız son tarihi eser Saint Hillarion Kalesi olacak. Kale Girne’nin yüksek dağının zirve noktalarından birinden bulunuyor. Kalenin adını Arap istilası sırasında Kudüs’ten kaçan ve ölene dek kalenin tepesindeki bir mağarada münzevi olarak yaşan bir azizden aldığı sanılıyor. 10 yüzyılda bu bölgede bir manastır ve kilise inşa edilmiş, Lüzinyanlar da bu manastırı sonraları kaleye çevirmişlerdir. Saint Hillarion kalesinden müthiş bir Girne manzarası bulmak mümkündür. Çok yüksek olan dağın tepesindeki bu kaleyi karşıdan gören diğer kalelere Girne’ye her hangi bir saldırı yahut akın olacağı zaman mesajlar iletilirmiş. Yani bir bakıma Saint Hillarion kalesi liman şehri Girne’nin gözetleme kulesi görevini de görmekteymiş.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Demokrasi Kahvehanesi ve Kıbrıs'ın diğer yüzü
13/4/2007 · Kategori: Seyahatlerim

Demokrasi Kahvehanesi
17. yüzyılda inşa edilmiş olan Kumarcılar Hanı'nın (Osmanlı yapısı olan bu Han'ın neden bu ismi aldığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Çünkü ne yazıkki Kıbrıs aynı zamanda bir Kumar merkezi olarak da biliniyor) hemen bir sokak ilerisinde ilginç bir kahvehane bulunuyor: Demokrasi Kahvehanesi.
Demokrasi Kahvehanesi öz Kıbrıslı Türklerin gerçek fotoğrafını yansıtması açısından ilginç bir mekân. Burada Mehmet Kadiri adlı vatandaşla konuşuyoruz ilk olarak. Demokrasi Kahvehanesi adından da anlaşılacağı üzere sıradan bir kahvehane değil. Burada toplanan insanlar her türden siyasî meseleyi özgürce konuşabiliyormuş. Kadiri'nin söylediği şu: Biz parti yahut görüş ayrımı yapmadan insanların gelip burada Kıbrıs'ın her türlü problemini konuşmasını istiyoruz. Bu sebeple kahvehaneye bu ismi verdik."
Kahvehane'nin duvarları her türlü siyasi söylemle dolu. Kıbrıs'ın bağımsızlığını savunandan tutun da, Rumlarla birlikteliğe kadar farklı siyasi görüşlerde insanlar buraya gelip tartışıyorlarmış. En önemli şey ise genelde öz Kıbrıslıların burada bulunması.Bu açıdan burada Kıbrıslıların şikayetlerini ve görüşlerini öğrenme fırsatı buluyoruz.
Buradaki Kıbrıslı vatandaşların en büyük şikayetleri Türkiye'nin doğu ve güneyinden gelen göçlerin Kıbrıs'ın kültür yapısını bozması. "Daha önce burada hiçbir asayiş olayı yaşanmazdı, göçlerden sonra akşamları sokağa rahat çıkamaz olduk" diyor kahvehanedeki bir başka Mehmet bey.
Türkiye'nin doğu ve güneydoğusundan gelen, eğitim ve gelir düzeyi düşün TC vatandaşları Kıbrıs’ı kendilerine yeni bir ekmek kapısı olarak görüyorlar haliyle. Ancak buraya gelirken buranın Türkiye’den daha farklı bir kültür yapısına sahip olduğunu göz ardı ederek geliyor ve bir bakıma kendileri dönüşmek yerine, Kıbrıs’ı dönüştürmeyi tercih ediyorlar. İşte öz Kıbrıslı vatandaşların şikayetleri de bu noktada düğümleniyor. Biraz da eğitim seviyesinin düşüklüğünden olsa gerek asayiş olaylarına da en fazla Türkiye’den buraya gelen insanların karışması, adalıları bir hayli rahatsız etmişe benziyor.
Adalıların bir başka şikayeti ise Türkiye’nin gölgesinde olmaktan bıkmaları. Kendilerinin bağımsız bir devlet gibi değil de Türkiye’nin bir vilayeti gibi görülmesinden epey rahatsız olduklarını dile getiriyorlar. Başbakanlık binalarının hemen karşısında bulunan Türkiye Büyükelçiliğini de Türkiye’nin gölgesi altında kalmalarına delil olarak gösteriyorlar. Mehmet Bey şunları söylüyor: “Biz Türk askerinin bizi korumasından şikayetçi değiliz bilakis bundan memnun olabiliriz. Ancak asıl şikayetimiz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç işlerimize müdahale etmesi”.
Burada Kıbrıslı vatandaşlarda “asker sadece sınırlarımızı beklesin” tarzında bir görüşün hakim olduğunu görüyoruz. Bu ilk bakışta biraz bencilce geliyor, hatta daha ileri tabirle nankörlük diye nitelendirebilecekler bile çıkabilir. Ancak gelin dilerseniz onları dinlemeye devam edelim. Örneğin Mehmet Bey diyor ki: “Bizim hükümetlerimiz Türkiye Cumhuriyeti’nin kukla hükümeti gibi. Biz kendimizi yönetenleri kendimiz seçemiyoruz.”
Sonra da soruyor Mehmet Bey? “Bunun neresi bağımsızlık?
İşte Demokrasi Kahvehanesi’nden yükselen aykırı sesler bu şekilde. Oradan ayrılırken kahvehanedekiler “Bunları yazacaksanız doğru yazın. Türkiye’den gelen hiç bir gazeteci bizim dediklerimizi yazmıyor. Bari siz doğru yazın” diye de tembihlediler. Ben de onların dediklerini noktasına, virgülüne dokunmadan yazdım.
Yarın: Girne
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Ortadan bölünmüş şehir: Lefkoşa
12/4/2007 · Kategori: Seyahatlerim

LEFKOŞA
Dünyada ortadan ikiye bölünmüş son şehirlerden biri Lefkoşa. Bu sebeple tarihinin en sıkıntılı günlerini yaşıyor belki de. Yedinci yüzyıla ait Asur kaynaklarında adı Ledra olarak geçiyormuş Lefkoşa’nın. MÖ 300 yılında ise Lefkos adlı hükümdar şehri yeniden inşa ederek kendi adını vermiş. Nicosia ismi ise ilk kez 1192’de yerli halk, adaya saldıran Tapınak Şövalyelerine başkaldırdığı zaman kullanılmış tarihçilere göre. O günlerden beridir de adanın başkenti olmuş Lefkoşa. Şehir 1570 yılında ise Osmanlı egemenliğine geçmiş.
Girne kapısından girilir
Lefkoşa’yı önce Girne kapısından girerek gezmeye başlıyoruz. Lefkoşa’nın sur içi bölgesine kuzeyden giriş sağlayan bu kapı 1562 yılında Venedikliler tarafından yapılmış. Kemerli bir yapıya sahip olan kapı Lefkoşa’nın en önemli kapılarından biri. Hâlâ bu kapının duvarlarında Venedik ve Osmanlı dönemine ait kitabeler bulmak mümkün. 1821 yılında Osmanlı döneminde tamirat görmüş ve üst kısmına kubbeli bir bekçi odası eklenmiş. 1931 yılında da iki tarafına bugün yürüdüğümüz yollar açılmış. Uzun yıllar Girne yönünden Lefkoşa’ya girmek için sadece bu kapı kullanılıyormuş. Bu kapı şimdi Turizm ve Enformasyon bürosu olarak kullanılıyor. Girne Kapısı’nın hemen ilerisinde solda ise KKTC’nin önemli isimlerinden merhum Dr Fazıl Küçük’ün bir heykeli bulunuyor. Küçük, ömrünü Kıbrıs davasına adamış, 1959 yılında adada bir bütün olarak kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde cumhurbaşkanı muavini olmuştu. O zaman Cumhurbaşkanı Rum, muavini ise Türk olmak durumundaydı. Daha sonra ise 1967’de kurulan Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi'nde başkanlık da yaptı. 1973 yılına kadar Cumhurbaşkanı muavini olarak yürüttüğü görevini şimdi Türkiye’de Kıbrıs denilince ilk akla gelen isme, yani Rauf Denktaş’a bıraktı. Dr Küçük 1980’li yılların başında hayatını kaybetti. Küçük, Kıbrıs davasının Türkiye olmadan çözülemeyeceğine inanıyordu ve böyle yaşadı.
Girne kapısından sonra İstanbul caddesi üzerinden doğuya doğru devam edip, caddenin Yeni Cami Caddesiyle kesiştiği yerden döndüğünüzde Yeni Cami’ye ulaşıyorsunuz. Yeni Cami de 14. yüzyılda yapılmış olan bir Latin Katolik Kilisesi’nden camiye dönüştürülmüş. Asıl yapı 1740’da yıkılmış, hemen yanı başına yenisi inşa edilmiş. Bu mahalleye de Yeni Cami adı verilmiş. Yeni Cami Mahallesi’nde Lüzinyan Evi olarak bilinen ve 15. yüzyılda inşa edilmiş olan bir de tarihi konak bulunuyor. Konak günümüzde Osmanlı, Lüzinyan ve Venedik eserlerinin sergilendiği bir müze olarak kullanılıyor.
Buradan daha güneye doğru devam ettiğinizde 14. yüzyılda inşa edilmiş bir kiliseden çevrilen Haydarpaşa Camisi’ni görebilirsiniz. Burası 50’li yıllardan beridir bir sergi salonu olarak kullanılıyor. Caminin hemen çaprazında caddenin daha da aşağısında ise bir Taş Eserler Müzesi yer alıyor. Bu müze az sonra anlatacağım Selimiye Camii’nin avlusunda bulunuyor. Binanın geçmişte adaya uğrayan hacıların ve seyyahların ağırlandığı bir misafirhane olarak kullanıldığı sanılıyor.
Selimiye Camisi şahane
Lefkoşa’da daha bir çok döneme ait tarihi eserler bulmak mümkün. Bunların en önemlileri arasında da eski bir katedral olan Selimiye Camii sayılabilir. St. Sophia Katedrali’nden çevrilen Selimiye Camii 1208 ile 1326 yılları arasında Lüzinyanlar tarafından inşa edilmiş. Bu eser Kıbrıs’taki gotik tarzı mimarinin en önemli örneği olarak tanınıyor. 1570 yılında Osmanlıların Lefkoşa’yı fethinden sonra katedrale bir minare eklenerek Aziz Sofya Camisine dönüştürülmüş, 1954 yılında ise ismi Selimiye Camii olarak değiştirilmiş. Lefkoşa’nın en güzel tarihi abidesi olarak ayakta duran bu yapı, dışardan taş mimarisiyle hayranlık uyandırırken içerden ise bembeyaz tavanıyla göz kamaştırıyor.
Selimiye Camisi’nin güney tarafına düşen kısımda bulunan Bedesten ise Lefkoşa’nın çok kültürlü tarihini yansıtan en önemli eserlerden biri. Selimiye Camisi’nin güney tarafına düşen Bedesten’in temeli 12. yüzyılda Bizanslılar tarafından atılmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise yapıya hep yeni bir şeyler eklenmiş. Rum-Ortodokslar tarafından psikoposluk merkezi, Latin Katolikler tarafından kilise olarak kullanılan bina, Osmanlıların yaptığı mimari değişiklikle bir kapalı çarşıya dönüştürülmüş. Günümüzde kullanılmayacak kadar harap olan bina, AB’nin katkılarıyla restore edilmiş.
Bu civarda aynı zamanda bir de Büyük Hamam bulunuyor. Hamam tam 14. yüzyıla tarihleniyor. Latin Aziz George tarafından inşa edildiği söyleniyor. Şu anda Türk Hamamı olarak faaliyete devam ediyor.
Otantik ve güzel: Büyük Han
Lefkoşa'da bundan başka görülmesi gereken en önemli yerlerden biri de Büyük Han. Büyük Han'ın inşası için emri Kıbrıs'ın ilk Osmanlı yöneticisi Muzaffer Paşa 1572 yılında vermiş. Han'ın mimari yapısı o dönemlerde Anadolu'da inşa edilenlerle birebir benzerlik taşıyor. Tamamıyla taştan inşa edilmiş olan Han'ın içinde tam 68 oda ve 10 dükkan bulunuyor. Büyük Han'ın tam ortasında da çok güzel küçük bir mescid var. Burada hediyelik eşya dükkanları ile otantik restoranlar bulmak mümkün. Salı ve Perşembe akşamları da iç bahçede canlı müzik eşliğinde akşam yemeğinin tadını çıkarmak mümkün.
Lefkoşa'da Selimiye Camii civarındaki bir başka tarihi eser de Derviş Paşa Konağı. 19. yüzyılda inşa edilen konak Türk mimari yapısını tamamıyla yansıtıyor. Konak Kıbrıs'ta yayınlanan ilk Türkçe gazete olan Zaman'ı çıkaran Derviş Paşa'ya ait ve şu anda da Etnografya Müzesi olarak kullanılıyor.
Selimiye Camii'nin civarında bulunan ve Lefkoşa'nın en önemli meydanı olarak bilinen Sütunlu Meydana adını veren Venedik Sütunu Kıbrıs'taki Venedik yönetimine haraç olarak Salamis'teki orjinal yerinden sökülerek buraya getirilmiş. Granitten mamül sütunun üstünde Venediklilere ait özel işaretler bulunuyor.
Dervişlerin mekânı
Lefkoşa'yı anlatırken Mevlevi Tekkesi'nden de bahsetmek gerekir. Dünya üzerinde en iyi korunmuş olan Mevlevi Tekkelerinden biri Lefkoşa'da bulunuyor. Tekke Girne Kapısı'nın yüz metre kadar güneyinde yer alıyor. Tekke 17 yüzyılda inşa edildiğinde şu anda kapladığı alandan daha büyük yer kaplıyormuş ancak günümüze daha küçük bir kısmı kalmış. Buna rağmen yapı iyi korunmuş ve çeşitli restorasyonlara tabi tutulmuş. Yapı şu anda Mevlevi Müzesi olarak kullanılıyor.
Yeşil (ve uzun) Hat
Lefkoşa'ya gelipte Yeşil Hattı görmeden gitmek olmaz. Yeşil Hat Lefkoşa'yı ikiye bölen uzun çizginin adı. Yani şehrin en sıcak noktası. Bu Hattın en sıcak yeri de Yiğitler Burcu diye bilinen parkın ayırdığı bölüm. Bu parktan Rum Kesimi'ndeki günlük yaşayışa şahit olabilirsiniz. Bu birleşme ve ayrışma noktasında aradaki tek engel bir tel örgü sadece. Onun haricinde elinizi uzatsanız Rum kesiminden herhangi biriyle tokalaşabilirsiniz. İki ülke işte bu kadar yakın birbirine aslında. Netekim iki Kıbrıs Türkü genç çaylarını, öğlen yemeklerini yedikten sonra Rum Kesimi'ne bakarak yudumluyorlar. Dünyada bu kadar iç içeyken bölünmüş başka bir şehir kalmadı. En son Berlin, duvarlarla bu şekilde ikiye ayrılmıştı. O da yıllar önce yıkıldı. Gerçi hala Kudüs gibi yerlerde duvarlar inşa ediliyor ancak Kudüs'teki durum Lefkoşa'daki gibi değil. Orada duvar şehrin etrafına çevrilmiş. Burada ise hayatın tam ortasına, şehrin kalbine çekilmiş.
Lokmacı Barikatı
Bu manada Lokmacı Barikatı da ilginç bir yer. Orayı da görmeye gidiyoruz tabii ki. 5-6 metre genişliğinde bir cadde burası aslında. Şehrin kalbinin attığı uzun çarşının bir devamı var Rum Kesimi'nde. Türk tarafı uzun süre buradan geçiş sağlamak için girişimlerde bulunmuş. Lefkoşa'da günlük yaşayışın normale dönmesi için iyi bir fikir olacağını düşünmüşler. Netekim geçişi sağlamak için bir de Lokmacı Köprüsü inşa edilmiş ancak karşı taraf aynı iyi niyette olmadığını bu kapıyı açmayarak göstermiş oluyor. Netekim geçenlerde Lokmacı Köprüsü'de yıkıldı. Şimdi yerinde bir kontrplak barikat duruyor. Bu barikatın bir de bir metre eninde bir kapısı var. Şu anda kilitli duruyor. Bakalım ilerleyen zamanlarda bu kapının kilidi kırılıp şehrin iki tarafı birbirine kavuşabilecek mi?
Yarın: LEFKOŞA'DA DEMOKRASİ KAHVEHANESİ
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Yavru Vatan Yahut Bağımsız Kıbrıs
11/4/2007 · Kategori: Seyahatlerim
Cyprus by Umut Yavuz :)

Biz Türkiye’den bakınca “yavru vatan” deriz ona. Oraya gidince sahiden de vatanımız olduğunu hissederiz. Ama farklıdır yine de, bize ait olan yönleri bir yana kendine has bir yapısı vardır onun.
Kıbrıs’tan bahsediyoruz. Kıbrıs derken onun da Kuzey kesiminden, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden, yani KKTC’den.
İstanbul üşürken Kıbrıs’ta günlük güneşlik bir hava vardı. Baharın başlangıcını yaşadığımız günlerde Kıbrıs’a da her yerde olduğu gibi bahar daha da erken gelmişti.
İstanbul’dan Lefkoşa’daki Ercan Havalimanı’na 1saat 15 dakikalık bir uçuşla varıyorsunuz. Ercan, Lefkoşa’ya 20 dakika mesafede KKTC’nin en büyük havalimanı. Lefkoşa da KKTC’nin başkenti. Lefkoşa’yı anlatmadan önce Kıbrıs’a genel bir bakış gönderelim istiyorum.
KKTC biliyorsunuz Kıbrıs adasının kuzey kesiminde yer alan Türk Cumhuriyeti. Bunu Türkiye’de bilmeyen yoktur. Bugün durum böyle ama gelin biz tarihte daha gerilere gidelim. Adanın ilk sakinlerinin Anadolu, Suriye ve Filistin’den MÖ 7000-6500 yılları arasında göç ettikleri sanılıyor. Göçün sebebinin ise doğal afetler ve düşman saldırıları olduğu tahmin ediliyor. Yani ta o devirlerden beridir Kıbrıs bir tenezzüh yeri, bir sığınak ve barış dolu bir korunak olarak görülüyormuş. Biz de İstanbul’un dağdağasından Kıbrıs’ın tenhalığı ve dinginliğine gittiğimizde adanın bu özelliğini müşahade etmiş olduk. Her ne kadar zaman zaman suları ısınsa da Kıbrıs’ın bir barış adası olması gerektiğine kanaat getirdik.
Kıbrıs Doğu Akdeniz’in en önemli adası. Adını zengin bakır kaynaklarından aldığı sanılıyor. Aynı zamanda konumu ve doğal zenginlikleri sayesinde de Kıbrıs önemli bir ticaret merkeziymiş. Tam da bu sebeple tarih boyunca pek çok uygarlık onu ele geçirmek için çetin savaşlar vermiş. Sırasıyla Mısırlılar, Asurlular, Fenikeliler, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Lüzinyanlar, Venedikliler ve Osmanlılar adada hüküm sürmüşler. Her dönemde insanların huzur içinde yaşadıkları ada ise günümüzde olduğu gibi zaman zaman gerginliklere sahne olmuş ne yazık ki. Biz insanlar güzellikleri paylaşmak yerine, onun tek sahibi olmak dürtüsüyle hareket ettiğimizden midir nedir, her yeri kana bulamakta üstümüze yok.
Bugün Kıbrıs adasında iki ülke bulunuyor. Her ne kadar Rum kesimi kabul etmese de ülkede Bir Rum bir de Türk yönetimi var. Ada aynı zamanda Avrupa Birliği üyesi. Ancak bu durum da tartışmalı. Rumlar Türk tarafını Kıbrıs Cumhuriyeti’ni işgal edenler olarak tanımlarken, KKTC tarafı ise kendilerinin bağımsız bir devlet olduklarını söylüyor ancak onlar da resmen tanınmamaktan şikayetçi. Ada Kıbrıs Cumhuriyeti olarak AB üyesi olunca durum daha da karmaşıklaştı haliyle. İkiye bölünmüş tek ülke olarak mı Birliğe girdi yoksa sadece Rum tarafı olarak mı katıldı belli değil ne yazık ki. Bir süre daha da belli olacak gibi görünmüyor.
4 Bayraklı Ada
Kıbrıs sorununun tarihi sürecine ya da bugünkü siyasi duruma fazla girme ihtiyacı hissetmiyorum. Zaten bunlar fazlaca yazılıyor gazetelerde. Daha çok müşahade ettiğimiz ilginçliklerden söz etmek istiyor ve bu ülkeyi biraz da bilmediğimiz yönleriyle, tarihi ve doğal güzellikleriyle, insanlarıyla ve yerel problemleriyle tanımalıyız diye düşünüyorum.
Hiç Kıbrıs’a gitmeden, orada yaşayan halkın düşünce ve duygularını bilmeden, bunları paylaşmadan yani Kıbrıs’ı tanımadan Kıbrıs davası güdenlerin de bu yazıdan istifade etmelerini istiyorum.
Bugünkü KKTC 15 Kasım 1983’te kurulmuş ve başkenti Lefkoşa olarak belirlenmiş. Aynı şekilde Rum kesiminin de başkenti Lefkoşa ya da diğer adıyla Nicosia. Bu bakımdan Lefkoşa’nın çok ilginç bir kaderi var. Çünkü bu şehir tıpkı Berlin gibi ortadan ikiye bölünmüştür. Ve tıpkı adanın genelinde olduğu gibi bu şehirde de çok bayraklı bir görünüm var. Yani Lefkoşa şehrinde 4 ülkenin bayraklarını görmeniz mümkün. Türkiye’nin, KKTC’nin, Yunanistan’ın ve de Kıbrıs Rum Yönetiminin.
Türkiye ve Yunanistan bu ülkelerin bayraklarını kendi bayraklarının gölgesi altında tutmaya devam ediyorlar. Bir de bunlara İngiliz etkisi eklenince ülke karmakarışık bir hale geliyor haliyle.
Evet her yerde ağır bir İngiliz etkisi görünüyor. Adayı karıştıranlar İngilizler olduğu için ve hâlâ İngilizlere ait bölgeler bulunduğundan buradan el çekmişe benzemiyorlar.
Bunun yanında ABD ile BM’nin de eli bulunuyor bu adada. Bir adada neden bu kadar el olur diye soracak olursanız, Kıbrıs’ın stratejik önemi diye cevaplanabilir heralde.
Kıbrıs’ta geçirdiğimiz bir haftada zaman zaman beraber seyahat ettiğimiz Amerikalı, KKTC’de İngilizce tabirlerin çokluğuna dikkatimi çekmiş ve şaşkınlığını dile getirmişti. Zaten ada sakinlerinin çoğunluğu da İngilizce’yi çok iyi biliyor. Son olarak da Kıbrıs’ta tıpkı İngiltere’de olduğu gibi trafik soldan akıyor.
Trafikten söz açılmışken, Kıbrıs’a ilk defa gidenler için alışması güç olan şeylerden biri de trafiğin sağ yerine soldan akması. Bunun sebebi de İngiliz etkisi işte.
Evet Kıbrıs’a dört bayraklı ada diyebiliriz ama ada üzerinde at koşturanlar dörtten fazla ne yazık ki.
Sıradaki bölüm: LEFKOŞA
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Modern seyyahların buluşma noktası: SEYAHAT BLOG
9/4/2007 · Kategori: Son Dakika Haberleri

Selam ey Umut Yolcuları... Bizler hepimiz Umut Yolcularıyız değil mi? Seyyahız yani bir anlamda. Özellikle beni tanıyanlar ne kadar seyahat-sever olduğumu daha iyi bilirler. Blogumdan da bir seyyah olduğum anlaşılıyordur heralde. EE bu sevgiye sahip bir tek ben değilim elbette. Belki dünya üzerinde yüz binlerce, milyonlarca seyyah vardır. İşte bu düşünceyle bir site kurduk benim gibi düşünen arkadaşlarla. Bu sitenin amacı dünya üzerindeki bütün modern zaman seyyahlarını buluşturmaktı. Uzun bir süredir fikirsel olarak var olan bu sitemiz en sonunda vücuda kavuştu. Veeeee www.seyahatblog.com adresinde can buldu. Evet bundan böyle modern seyyahların buluşma noktası olacak Seyahat Blog Sitesi...
Bakın hangi ifadelerle karşılıyor bu site bizi anasayfasında:
Bu site; sınırlardan bağımsız, dış dünyayla yoğun ilişkiler içerisinde olan, ama aynı zamanda sosyo-ekonomik açıdan kendi ayakları üzerinde durabilen bir Türkiyeye inanan idealist gençler tarafından kurulmuştur. Sitemizin hedefi dünyanın dörtbir yanındaki seçkin Türk seyyahları biraraya getirebilecek bir platform oluşturmaktır.Bu düşüncelerle yayın hayatına başlayan sitemizde özellikle ulusal medyada da yankı bulan Umut Yavuz arkadaşımızın Ortadoğu ülkeleri değerlendirmelerini ve Mehmet Çoğal arkadaşımızın ABD analizlerini okumanızı tavsiye ediyoruz.Bilgisayarınızın başından kalkmadan bir dünya turuna çıkmaya hazırmısınız? İyi eğlenceler!
Hakkımızda bölümünde ise şu ifadeler yer alıyor:
İnsanoğlu, varoluşundan itibaren aralıksız göç ediyor, seyahat ediyor, yer değiştiriyor ;kısacası tam bir mobilite hali… Peki nasıl bir güdü insanı yerinden yurdundan kaldırıp belki de bir daha hiç dönmemek üzere başka coğrafyalara başka kültürlere taşıyabiliyor? Bize dünyayı karış karış gezdirebilen bu enerji hangi santrallerde üretiliyor? Belki de bu sorunun cevabını en iyi Baudelaire veriyor : ‘her nerede değilsem orada iyi olacakmışım gibi geliyor’… Size de öyle gelmiyor mu?
Bizimkisi Anadolunun bir köşesinden kalkıp dünyanın çatısı Tibet’in yüksek ovalarında soluklananların, gündüz kutsal Katmandunun mistik mabedlerinde derin bir tefekküre dalıp aynı günün akşamı Tayland gece yaşamında kendini kaybedenlerin hikayesi, bizimkisi modern seyyahların hikayesi…
Başka söze ne hacet bence ileride büyük bir site olacak ve gerçekten seyyahları buluşturacak bu site.. Size de tavsiye ederim, ben bu güzel sitede yazmaya hep devam edeceğim... Bu arada blogcu'da kalem oynatan seyyahlara da buradan bir çağrıda bulunuyorum. Buyurun modern seyyahların arasına siz de katılın ve özgün yazılarınızı ve fotoğraflarınızı bizimle bu sitede paylaşın... Hepinizi SEYAHAT BLOG SİTESİ'ne bekliyorum...!
Sevgilerimle...
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
Kürt ve Ermeni problemi Cumhuriyet döneminde ortaya çıktı
8/4/2007 · Kategori: Sevgili Gunluk

Dün Bilgi Üniversite'sinde düzenlenen Milliyetçilikle ilgili bir sempozyuma katıldım. Biraz da Hrant Dink anısına düzenlenmişti. Güzel şeyler söylendi. Söylenenlerin bir kısmı bir haber metni olarak aşağıya yapıştırıyorum. Dileyen okusun...
Siyasal Ufuk Hareketi'nin düzenlediği Yükselen Hassasiyetler, İnişe Geçen Değerler:
Milliyetçilik(ler) Sempozyumu 7-8 Nisan tarihlerinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampüsü'nde yapılan oturumlarla gerçekleştirildi.
Sempozyum'da Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesiyle gündemimize yeniden oturan Milliyetçilik problemi üzerine ilginç tebliğler sunuldu. Sempozyumun ilk gününde bir konuşma yapan Ömer Laçiner, milliyetçiliğin hukuk tanımaz bir ideoloji olduğunu ifade ederek, "Milliyetçilik; demokrasi, estetik ve hukuk gibi kavramları ancak kendi çıkarlarına alet edebildiği oranda benimser" dedi. Ayrıca Laçiner, milliyetçi duyguların insanın yabani tarafının bir özelliği olduğunu altını çizdi.
Sempozyum'da 'Kürt siyaseti için alternatif bir dil önerisi olarak Hrant Dink'in dili' başlığı altında bir tebliğ sunan İdris Kardaş ise homojen bir yapıya sahip olan Kürt siyasetinin, Türk milliyetçiliğinden beslenerek ötekini yeterince anlamayan ve mağdurluktan güç alan bir Kürt milliyetçiliği ortaya çıkardığını söyledi. Kürt siyasetçilerin Hrant Dink'in takındığı demokrat tavrı örnek almasını ve sadece kendilerine uygulanan haksızlıklara değil, başörtüsü, imam-hatip, 301 gibi diğer mağduriyetlere de ses çıkarmaları gerektiğini ifade eden Kardaş sözlerine şöyle devam etti: "Kürt Siyasetine yön veren aydınlar, siyasetçiler; sürekli kendini tekrar eden, Türkiye toplumunu dışlayıcı, ayrıştırıcı ve empatiden yoksun bir dil kullanmakta ısrar etmektedirler. Tam da bu noktada Hrant Dink'in toplumda yaşanan bütün mağduriyetleri dert edinen, demokrat bir çabayı önemseyen, karşıdakini küçümsemeyen, empati içerikli, birleştirici, samimi dili Kürt siyaseti için alternatif bir dil olabilir."
İdris Kardaş Hrant Dink'in her kesimin sorunlarına karşı insan hakları temelinde, eşitlikçi bir yaklaşımda bulunduğunu ifade ederek, "Kürtlerin henüz bir Hrant'ı yok" dedi.
İdris Kardaş tebliğinde Hrant Dink'in Ermeni probleminin Cumhuriyet dönemi ile başladığını, Osmanlı döneminde Ermeniler için böyle bir problemin söz konusu olmadığını söylediğini hatırlattı ve "Cumhuriyet projesinin tek tip bir ulus yaratma sevdası sebebiyle bugün yaşadığımız etnik problemler ortaya çıkmaktadır" dedi.
Solcular ırkçı oldu
Tebliğler sunulduktan sonra salondan söz isteyen katılımcılardan biri Türkiye'de ırkçı milliyetçiliğin son dönemlerde sağ kesim tarafından değil de daha çok solcular tarafından benimsenmesinin düşündürücü olduğunu söyledi ve bunun "ulusalcılık" adı altında özellikle sol söylemli insanlar arasında gittikçe revaç bulan bir ırkçı görüş olduğunun altını çizdi.
Sempozyum dün sunulan son tebliğler ve kapanış oturumu ile sona erdi.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Bu çiçek neden gülümsüyor!
8/4/2007 · Kategori: Fotograflarim

Makedonya'nın Tetovo ilinin merkezinde bulunan güzel caminin rengarenk ve güzel bahçesinde bulunan çiçeklerden biriydi bu. Güneşli güzel bir yaz gününde yaz Kur'an kursuna gelen çocukların cıvıltıları ortasında çiçek halinden oldukça memnundu sanırım ki bana böyle gülümsedi..
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Son Yazılarım
- Karanlık uçurum
- Dert etme
- Çölde gece
- Aşk insanlar gibi
- Kafaya tek kurşun
- Miras
- Bir erkek bir kadını sevdiğinde
- Gülüyorum
- Antikacı
- GÜNEŞE GİDEN YOL
- GÜNEŞE GİDEN YOL
- Herkes kendi dünyasının kâşifidir
- www.umutyavuz.com
- Tuluyhan Uğurlu ile yaptığım röportaj
- Mesut Uçakan'la yaptığım röportaj
- Soner Arıca ile yaptığım röportaj
- Levent Yüksel ile yaptığım röportaj
- Hayret doğrusu!
- Bu dökülen son kan mı olacak?
- Genç Yaklaşım'la henüz tanışmadınız mı?
- TSK'ya muhtıra gibi cevap!
- Şaşırtıcı rakamlar!
- Endişe etmeyin, tasalanmayın!
- Lavanta kokulu geceleriyle Girne
- Demokrasi Kahvehanesi ve Kıbrıs'ın diğer yüzü
Kategorilerim
Arkadaşlarım
- hbasak
- mansur
- musateker
- tugbasehri
- beyazkedim
- gezimanya
- aceba35
- figoltx
- benhaladeliyim
- saclariyagmurlukiz
- mutadize
- moviemaker
- beatifulroses
- tugbakbeyinan
- gökben dıvarcı
- zeguimco
- balnihat
- deligece
- albanian4ever
- yinebirgulnihall
- bedish
- koookle
- ihvaninur
- aceba20
- hazan can
- akakus
- philton
- sbullock
- webmasterkaynaklari
- teknikpcdersleri
- kesintisizguckaynagi
- beyonceresimleri
- horseracing