Soner Arıca ile yaptığım röportaj

14/6/2007 · Kategori: Roportajlarim

 

Umut YAVUZ
yavuz@yeniasya.com.tr

 

Nasıl bir aile ortamında yetiştiniz?

Her kasaba hayatı gibi bir hayattı benimki. On üç yaşıma kadar Fatsa’da yaşadım. Fatsa’nın, diğer kasabalardan bir farkı vardı: Benim çocukluğumun geçtiği dönemde büyük bir siyasi hareketlilik vardı. Bu hareketliliğin en yoğun olduğu dört beş bölgeden biri Fatsa’ydı. Gerçi ben o zamanlar çocuk olduğum için bu siyasi hareketliliklerin dezavantajlarından pek etkilenmedim. Ama aynı zamanda şehirde de bir sosyallik söz konusuydu. Yani ben küçük bir kasabada yaşadığımı hissetmedim. Ama çocukluğun küçük bir yerde geçmesinin çok büyük avantajları ve güzellikleri var aslında. Bu açıdan şimdiki çocuklara üzülüyorum. Yani birbirini tanıyan, birbirini anlayan ve birbirine selam veren insanlar arasında yetiştim ben. Mesela bayram sabahları kabir ziyaretlerini hiç unutmam. Beni çok etkilemiştir. Çünkü o bayram sabahlarında neredeyse herkes birbirini görebiliyordu. Bayram ziyaretlerinin o konsepti bana çocukluğumdan kalan bir hatıra olmuş.  Yani hiç unutamıyorum o zamanları. Şimdilerde bunu yapmak mümkün değil. Belki küçük yerlerde bile yapan kalmadı. Çünkü insanlar artık bayramlara ne yazık ki tatil gözüyle bakıyorlar. Çok yoğun şartlarda çalışıyor insanlar ve dinlenmeye fırsat bulamıyor.  Kendi adıma eğer bugün başarılıysam, bu şarkıları söyleyebiliyorsam böyle bir atmosferde çocukluk geçirdiğim içindir.  Yani hâlâ mesela kendimden yaşlı birini görünce karşısında daha dikkatli davranma, hemen toparlanma zorunluluğu hissediyorum. Bu oto kontrol gibi oldu bende. Bu çocukluğumda gördüklerimin etkisidir. Tabii ki  küçük bir yerde yaşamanın bazı dezavantajları da var. Mesela yaptığınız her şeyden herkes haberdardır. Bir şekilde kendini kontrol altında hissediyorsun. O biraz insanı bir bakıma özgürleştirirken bir bakıma da baskı altına alıyor. İşte bunun dengesi kurulabilse, en güzel hayat tarzı bu olur bence.

 

Küçükken ne olmak isterdiniz? Bir gün şöhret olacağınız hiç aklınıza gelmiş miydi? İdealleriniz gerçekleşti mi?

Buna ideal demeyelim. Bana o zaman sorduklarında öğretmenlik diyordum. Aslında ben bir şeyler anlatmak istiyordum. Yani bir kürsüde söz sahibi olmak ve oradan sesimi duyurabilmek istiyordum. Şarkıcılık bir bakıma bana bunu kazandırdığı için büyük ölçüde istediğim oldu denebilir.

 

Şöhretten kaçtığınızı söylüyorsunuz. Herkesin kovaladığı bir şeyden kaçmanın sebebi nedir? Bu şöhretliğin dezavantajları nelerdir?

Şöhretten kaçmayı şöyle açıklayayım. Aslında ben şöhretten kaçmıyorum da şöhreti başka bir şekilde yaşamaya çalışıyorum. Çünkü şöhretin şöyle bir tehlikesi var; insanın başını döndürebiliyor. Birdenbire “Ben neymişim, ne kadar önemliymişim” gibi tehlikeli sözler söyletebiliyor şöhret. Bana göre dünya üzerinde yaşayan hiç kimse bir diğerinden daha önemli değil. Sadece hayatta gösterdiği bazı çabalar sebebiyle biri diğerinden daha donanımlı ve güçlü hale gelebiliyor. Şöyle söyleyeyim; aynı anda doğan iki insandan biri sürekli kendini geliştirip, araştırarak yoluna devam ediyorsa ama diğeri bunu yapmıyorsa, dolayısıyla o kişi diğerine göre daha güçlü konuma geliyor. Şöhretin biraz bunları hazır yemek gibi önüne getirip sunması durumu söz konusu. Ben bu durumu dengede tutmak ve kendimi kaybetmemek istiyorum. Bu anlamda şöhretten kaçıyorum dedim.


İlk albümünüzü 1992’de çıkardınız? Şimdi sene 2004, tam 12 yıl olmuş. Şöyle bir dönüp baktığınızda özetle neler görüyorsunuz?

On iki senenin ilk yedi senesi zaten tamamen kendimi ifade etmek, kendimi şarkıcı olarak tanıtmak ve kabul ettirmek duygusuyla, otomatik olarak kurulmuş bir yarışın içinde geçmiş. Yani albüm yap, klip çevir, konser ver, yine albüm yap diye diye geçmiş. Bu çok doğal belki. Ancak benim hayattan algıladığım sadece salt başarı değildir. Yani hayatın bizden beklediği başka şeyler var açıkçası.

 

Bunu biraz açabilir misiniz?

Yani hayatı gerektiği gibi yaşamak gibi. Dolu dolu bir şekilde yaşamak gibi. Yapabildiğimiz ölçüde hayatı parçalara ayırmak gerekiyor bence. Her bir parçaya değerince önem vermek gerekiyor. Yani ilk yedi sekiz sene sadece salt başarılı olayım şeklinde geçtiği için yorgun geçen ve tam yaşanmamış yıllar gözüyle bakıyorum. 

 

Yani o yedi sekiz senelik tempo sonunda Soner Arıca durup “Hayat benden ne istiyor?” mu dedi?

Evet tabii ki. Özellikle de 1999'daki depremden sonra bu bende daha çok arttı. O olay benim hayata bakış açım adına bir dönüm noktasıdır. Çünkü insan olarak çoğu zaman ölümlü olduğumuzu unutuyoruz. Bazı şeylerin çok kısa bir zamanda, çok çabuk değişebileceğini unutuyoruz. Sanki kainatta sadece kendi planlarımız var sanıyoruz ve o planlarımıza göre hareket ediyoruz. Bunun içine hırs girebiliyor, başarmak arzusu girebiliyor, ihtiras girebiliyor vs. Eğer bu duygular sizde yoksa bile başkaları tarafından size yükleniyor. Çünkü karşınızda başkaları da oluyor. Biz bunlara rakip adını vermişiz. Bu insanlarla rekabete girmişiz. Bu her sektörde var.
Deprem benim hayatı sorgulamama sebep oldu. Hayata bakış açım yüzde seksen değişti diyebilirim yani. Ben genelde insanların eğlenmesine yönelik bir iş yaptığım için, deprem vakasının benim üzerimde daha derin etkileri oldu. Şunu hissettim ki; hayat sadece eğlenmekten ibaret değilmiş. Hepimizin bir şekilde bir takım görevlerimiz var sanırım. Olduğumuz yere ışık saçmak, iyilik yapmak gibi. Olması gerektiğinin en iyisi olmak gerekiyor. Eğer biz öldükten sonra başka bir hayat varsa, ölümden sonrası gerçekse, bu dünyadaki bütün her şeyin oraya bir hazırlık mahiyetinde olduğunu düşünüyorum. Sebepsiz hiçbir şey olmaz bence. Yaşamanın da bir sebebi olmalı.


Toplum bir vücut ise onun duyguları sanatçılardır. Tamamen maddeci, maneviyattan uzak sanatçı olur mu?


Sanatçılar eğer toplumun hislerini temsil ediyorlarsa bizim toplumumuz bitmiş demektir. Çünkü son derece korkunç ve niteliksiz temsilciler var sanat camiasında. Eğer bizim toplumun duyguları buysa, bence hepimiz bir kere aynaya bakalım. Aslında dediğiniz doğru. Sanatçı olmak için böyle bir hassasiyete ve özelliğe sahip olmak gerekiyor. Mesela zaman zaman (Toplum sizi örnek alıyor) diye laflar duyuyorum. Bence toplum fazla da bizi örnek almasın. Bence herkesin şöyle düşünmesi lazım, birini sevebilirsin ancak onun gibi yaşamak ya da onun gibi giyinmek zorunda değilsin.

 

Şimdi sanat camiasında bir dönüşüm gözleniyor. Eski ideolojiler yerini maneviyata, eski uç yaşamlar yerini doğallığa ve fıtrata bıraktı. Sanat camiası kendine mi geliyor? Bu dönüşümü siz nasıl açıklıyorsunuz?

Bence sadece sanat camiasında değil bütün dünyada böyle bir dönüşüm var. Herkes kendi dinine göre yorumlayabilir ancak genel olarak bütün dünyada dinselliğe bir dönüş söz konusu bence. Mesela Matrix diye bir film yapılıyor, son derece teknolojik bir film, ama içinde dini öğelere çok fazla atıf yapılıyor. Kutsal kitapların söylediği şeyler hep aynı değil mi zaten? Hepsi de iyiliklerden bahsediyorlar. İnsanlığın bunlara dönmemesi mümkün değil zaten. Bence bütün dünyada bu açıdan böyle bir dönüşüm var. Ancak dinler arası çatışmalar oluyor bazen. Bu koyu inançlardan kaynaklanıyor. Yani son peygamber bizim peygamberimiz. Şimdi kalkıp Hıristiyanlara, bizimki son peygamber diye ayrım yapmamıza gerek yok. Çünkü sonuçta hepsinin özünde Allah inancı var. Özleri bir. Ben her inançtan insanla oturup kalkabilirim, dostluk kurabilirim ancak ateistlerle asla. Ateist insanların bulunduğu ortamlarda bulunmayı bile istemem. Dünyada tek bir tür insanın bulunduğu ortamı hemen terkederim, onlar da ateistlerdir. Çünkü o düşüncede insanların bulunduğu ortamda ikinci dakikadan sonra depresyon geçiriyorum. Şöyle düşünüyorum, bakın bu çok enteresan, gerçekten ben başka dinlerden insanlarla bir araya gelebilir ve onlarla her konuyu tartışabilirim ancak ateist bir insana (Sen niye ateistsin?) demek bile gelmiyor içimden. Bir keresinde böyle bir olay yaşadım. Böyle bir konuşmayı yaparken bile sanki onunla konuştuğum için onun duygusuna ortak oluyormuşum hissiyle huzursuzluk duyuyorum. Ateistim diyen ve bunu savunan insanlarla ilişkilerimde ciddi sıkıntılar yaşıyorum.

 

Kendi dinini, değerlerini, kültürünü bilmeyen sanatçı, ben bu toplumun sanatçısıyım deme hakkına sahip midir?

Şimdi şöyle düşünmek gerekiyor. Bunlar arz talep meselesi oldu ne yazık ki. Şu son on yılda globalleşme dediğimiz şey sayesinde herşey birden değişti. Ben bu toplumun sanatçısıyım diyebilmek için toplumun değerlerini bilmesi gerekiyor aslında. Ama artık toplum da bunu istemiyor ki. Bence onların da istemesi gerekiyor. Bu tanıma uymayanlara prim vermemesi lâzım bence. Çünkü bu karşılıklı bir ilişkidir. Zaman zaman sanatçı toplumu yönlendirir ama çoğu zaman da toplum sanatçıya yön vermelidir. Çünkü toplumdur aslında sanatçıyı manen besleyen.

 


İnançlı bir insan olduğunuzu ve Allah inancının size çok getirileri olduğunu belirtmiştiniz. Bundan bahseder misiniz?

Ben kayıtsız şartsız inançlı biriyim. Hatta ben bazen Allah ile konuşuyorum bence. Bu inanç hayatımı çok kolaylaştırdı. Hayatımda birçok başarılarım oldu, bir çok sürprizler yaşadım. Bu süreçlerde bana bunları kazandıranın benim dışımda bir güç olduğunu hissediyorum. Allah, ben hepinizin içindeyim diyor. Ben O’nu çok hatırlıyorum. Hiç mi hata yapmıyorum? Yapıyorum tabii ki ama hemen kendimi sorguluyorum. Şunu da söylüyorum, bütün başarılarım için çalıştım ama sonuçta bunları Allah realize etmek istedi ve de etti kanaatindeyim. O istemese böyle bir şey olmazdı. Bazı köşe taşları var ki hayatımda, onların gerçekleşmesi çok mucizevi şeyler. Ancak Allah isterse olabilecek şeylerdi. Bunlar Allah’ın büyük planına ait şeylerdi.

 

2002 yılında sokak çocukları yararına hazırlanmasına katkıda bulunduğunuz takvimin üzerinde şu cümle dikkatimi çekti “ Her şey alınyazısı ve Tanrı birbirimizi sevmemizi istiyor” . Soner Arıca kadere inanıyor o halde...

Herşeyin bilimsel olarak açıklaması olsa bile, şunu açıklamak çok zor: Ben niye Fatsa’da ve bu ailenin çocuğu olarak dünyaya geldim. Bunu hiçkimse açıklayamaz. Bir de ölüm denen
bir şey var. Ölüm dediğimiz noktanın nerede, ne zaman geleceğini kimse bilmiyor. Onun için ben şöyle düşünüyorum: Hayat denen bir büyük plan var ve bu büyük planın ikinci bir aşaması var. Bu aşama için de geçerli olan tek kural şu: Ne ekersen onu biçersin. Bu kesin kural. Ben hep çocukken de düşünürdüm. Annem bize çocukken hep harama el uzatmayın, başkalarının malına bakmayın gibi lafları çok söylerdi. Mesela kader konusunda o zamandan beri arkadaşlarımla tartışmalarımda hep şuna karşı çıktım, bazı insanlar diğer insanların imkanlarını kıskanarak “ne kadar şanslıymış“ derler. Halbuki neyin kim için hayırlı olduğunu bilemeyiz. Belki o kıskandığınız şey o adam için sonradan büyük dert olacak. Bunu bilemezsiniz. Bazen bir kolu olmayan, bir uzvu eksik olarak doğanları düşününce sanki o noktada bir adaletsizlik varmış gibi düşünüyorum ama sonradan yanlış düşündüğümü anlıyorum. Çünkü Allah onlara öyle başka nimetler veriyor ki, o durumları onlar için eksiklik olmaktan çıkıyor. Orada bile bizim göremediğimiz bir adalet var bence. Ama biz kendi adalet sistemimizi kurmaya çalıştığımız için, (Koyarsan,alırsın) mantığımız olduğu için buradaki sırrı anlayamıyoruz: Bence asıl hikaye bir sonraki adımın ne olacağındadır.

 

Geçenlerde Akşam gazetesine verdiğiniz beyanatlarda şu husus çok dikkatimi çekti. Hep (eskiden daha çok dua ederdim, eskiden Kur’an okurdum, eskiden namaz da kılardım) demişsiniz. Neden hep eskiden? Şimdi ne değişti?

O günlere ait, eylemlerim dışındaki duygularım çok sabit aslında. O duygularıma çok sadığım. Zaten bugünkü düşüncelerimin kaynağı o günlerde atılmış tohumlardır. Ama sonra insan hayatın içinde kendine bir takım şeyler arıyor. Ben bazen biri için içimden dua ediyorum. Bu anlamda iyilik yapmanın da ibadet olduğunu düşünüyorum. Ama tabii ki dinimizin kendi kuralları var. Bunları asla inkar etmiyorum. Yarın da Ramazan geldiğinde yeniden oruç tutabilirim. Asla reddetmiyorum. Ama mesela oruç tutarken sıhhat olarak çok zayıf düşüyorum. Onun için tutamıyorum genelde. Yoksa ailemde herkes tutuyor. Ben de tutabilirim. Sonuçta benim Allah’la bir bağım var. Bu bağ Müslümanlığımdan gelen bir bağdır ve bunu da hiç değiştirmeye niyetim yok. Beni inançlı olmak ve inanç doğrultusunda yaşamak ilgilendiriyor. Şimdi annem bunu duyunca çok kızacaktır eminim. Çünkü Kur’an-ı Kerim’i unuttum demenin çok günah olduğunu söylerdi hep. Evet arapçayı unuttum ne yazık ki. Ama şimdi gittim Fransa’da Fransızca öğrendim. Bunun şöyle bir faydası var, oradaki insanlara o korktukları Müslüman tipinin öyle olmadığını rahatça anlatabiliyorum şu an. Bu açıdan faydam dokunduğunu düşünüyorum. Yani Arapça’yı unutmadan Fransızcayı öğrenemez miydin diye sorabilirsiniz. (Gülerek) Ne yapayım demek ki kapasitem bu kadarmış.

 


Halk popüler insanları dininden ve kültüründen uzak olarak tanıyorlar. Ama görüyoruz ki durum her zaman böyle değil. Neden popüler insanlar bu şekilde lanse ediliyor sizce?

Yani sizce neden oluyor bu? Bence sanatçı - toplum ve medya diye bir üçgen var. Toplum da bu konuda suçlu. İnsanları görünüşlerine göre yargılamamalılar. Bir de basın mensubu arkadaşlar bize sizin gibi sorular sormuyorlar ki söyleyelim. Sorulsa en azından inançlıyım deriz. Yani hiçbir sanatçının namaz, ezan, Kur’an, cuma, bayram gibi dini bilgilerden yoksun olduğunu sanmıyorum ben. Sadece sorulmuyor.  Yani şimdi sen böyle sorular sordun diye ben bu cevapları verdim. Sen kalkıp bana (Paris’teki kafelerde güzel kızlar var mıydı?) diye sorular da sorabilirdin, nitekim bazıları soruyor. Ben de tutup böyle bir soruya (Biliyor musun orada hep Allah’ı düşündüm) diye mi cevap verecektim? Durum böyle ne yazık ki.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum (4) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!

4 yorum yazılmıştır

Yazan:ßüşRa | Tarih: 2008-11-10 13:14:50
Konu: :(

yaf bidebunların ing sini yazsanızda bana yardımcı olsanız.bide sorulara yanıt çok uzun ...

Bağlantı » »

Yazan:FATSALIII | Tarih: 2008-06-20 19:25:49
Konu: UYQ

BN FATSADAN DİLARA SONER ARICA SNİ ÇK SEWİYRM :d

Bağlantı » »

Yazan:Emine AKÇAY | Tarih: 2007-09-05 09:59:28
Konu: SONER ARICA

ÖZÜNLE SÖZÜNLE BİTANESİN.İYİ Kİ VARSIN.

Bağlantı » »

Yazan:SERKAN ERDEM | Tarih: 2007-09-03 19:45:22
Konu: SONER ARICA

SONER ABİ GERÇEKTEN MÜKEMMEL BİR İNSANSIN

Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »

Umutyavuz.com

Son Yazılarım

Kategorilerim

Arkadaşlarım

Bağlantılarım